RSS

Etiket arşivi: istanbul

Seni yenecem İstanbul!

Duyduk duymadık demeyin!seni yenicem istanbul

Gitmek istedik de gidemedik, gitmek istemedik de kalamadık, onu dedik, bunu ettik olmasın. Gerçekten. Şakam yok. Bu kaçıncı oldu artık sayamıyorum. İşinden memnun olmayan, boğulacaksam büyük denizde boğulayım diyen, kurtlar sofrasında bir lokmamız da vardır herhal diye düşünen varsa, acil olarak yanıma bekliyorum. Zira, yıl bazında kesin bilgi veremesem de, benimle arkadaşlık eden adamı garanti İstanbul’a yolluyorum. Yolluyorum, yetmiyor yurt dışına yolluyorum. Geri gelse de en fazla İstanbul sınırlarında kalıyor.

Anlayacağınız tez zamanda yine bir yolcum var.
Bu da geri gelmez kesin.
Hayırlısı

Diardi

Reklamlar
 
1 Yorum

Yazan: 17/11/2015 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , ,

Oya Bora – Tango İstanbul

oya boraYavuz Hakan Tok’un blogunda aslında Göksel’in Harbiye açıkhava konserine dair değerlendirmesini okurken denk geldim Milliyet Sanat için yapılan Oya Bora röportajına. Sonra youtube’dan sevdiğim şarkılarını aradım ama bulamadım derken, bilmediğim ama dinleyince sevdiğim bir şarkılarına denk geldim.

Pop müziğin yeni yeni şekillenmeye başladığı dönemde yaptıkları iyi albümler, ardından gelen dizi ve film müzikleri için söylenecek çok şey var belki ama röportajın en sevdiğim cümlesi Oya Küçümen’den gelmiş Tok kendilerine “Oya Bora ikilisinin kült hale gelmesinde, bugün hâlâ o dönemde çok küçük yaşta olanların bile hatırladığı, sevdiği bir dönem ikonu olmasının sebebi ne peki sizce?” diye sorduğunda:

“Ben biraz bizi gerçek dışı bir âlemde hayal eden dinleyicilere bağlıyorum. Hani Peter Pan masalı gibi bir hayal dünyası vardır ya; orada kötülük yoktur, orada ihanet yoktur, orada acı çekilmez. Bizim şarkılarımızı dinleyen insanlar bizi ve kendilerini biraz da o dünyanın insanı gibi görüyorlar.”

Naiflik her daim devam eden, sonradan edinilemeyip kökten var olan bir özellik sanırım.
Ben Peter Pan alemine doğru yol alıyorum biraz…

Diardi

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

Klip değil film sanki: Aerosmith

80 kuşağı mensupları için Steven Tyler’in çığlığını hatırlamanın zor olmadığını sanıyorum. Hele klipleri. Sanırsın en sevilen Amerikan filmleri. Babasının kliplerinden keşfettiğimiz Liv Tyler ve Alicia Silverstone’un merakla beklenen maceraları. Teenage kuduruğu iki kız, atlarlar arabaya, yolda da her seferinde birbirinden çekici delikanlılarla maceralar yaşarlar, aşık olurlar, aldatılırlar, hırsızlık yaparlar…
Bu sabah Sinem Vural’ın Hürriyet’teki Steven Tyler röportajını okurken aklımdan bir sürü Aerosmith şarkısı geçti. İlk Cryin’ dinledim sonra Dream on, I Don’t Wanna Miss a Thing  falan derken bütün gün geçti. İlk kez İstanbul’a geliyorlarmış konser için hatta 12 gün kalacaklarmış. Gitsek, dinlesek, ne güzel olurdu…
Diardi
 
Yorum yapın

Yazan: 02/05/2014 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Yeter ki koşmasın kafamda o kötü kötü düşünceler!

İç huzurumuzu nerede bulacağımızı şaşırdık.hicbir sey
Kapısından, hayatta bir daha geri dönmem, diyerek çıktığım üniversitenin kapısına 10 küsur sene sonra paşa paşa “Yüksek Lisans yapmak istiyorum ben” diye döndüm. Dün bir haber vardı gazetede, hocaların hocası bir Kadın Doğum profesörü hastane yöneticiliği eğitimi alıyormuş bütün gün ders verdikten sonra. Az önce okudum, Ayşe Arman bile üniversiteye geri dönmüş ve bıraktığı 4 dersi tamamlayıp üniversite mezunu olmayı kafasına koymuş. Hala gözüm İzmir’de bir türlü bulunmayan, İstanbul’da da istemediğin kadar çok olan abuk sabuk eğitimlerde. Sanırsın bu saatten sonra atıp kendimi büyük denizin sularına reklam yazarı olacağım…
10 sene önce olsa, “Zaten okudum okuyacağım kadar, bütün gün eşşek gibi de çalışıyorum, az rahat verin” derdim. Şimdi, beynimin içinde deli gibi koşturmasın diye kötü kötü düşünceler, ne kadar çok okursam o kadar iyi diyorum. Bayılana kadar oku, uykuya daldığın anı hatırlama. Yaptığın işin karşılığını almadığım, haber okumakla ağlamaya başlamanın arasının kaç saniye olduğunu hesaplayamadığın, sadece küçük nefes molalarında D vitamini depolayıp koşarak girdabın içine kendini attığın günler yaşıyorsun ne de olsa. İyi şey düşünmek zor, iyisi mi sen otur, dersini çalış. Patlasın kafan ama başka bir şey düşünme. Mümkünse…
Diardi
 
2 Yorum

Yazan: 27/03/2014 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

Kaç 7 yıl geçti hayatınızdan?

Geçen gün kime anlattım hatırlamıyorum.. 17 yaşındaydım ilk kez yurtdışına çıktığımda. Ailede herkes fıttırı fıttırı gezmiş uçaklarla, nasıl eksikleniyorum..

Peki o zaman, dediler, gidiyorsun!
Nereye?
Kanada’ya!

Bir an bende hatlar karıştı. Yaş 17, üniversite sınavına yeni girmişim. Kafa karışık zaten, hatlar yanık. Gidilir mi gidilir. Hem de ne kadar zamanlığına, 3 aylığına. Yuh!

İlk kez yalnız bindim uçağa. Hem de ne binmek. İzmir-İstanbul, İstanbul-Londra, Londra-Toronto… Her binişte uçak biraz daha büyüyor, her aktarmada bekleme süresi biraz daha artıyor, yalnızım elin havaalanlarında. Kaçırsam etsem s.çtım. Benim “Eh öyle, idare eder..” dediğin İngilizceme ne haksızlık ediyormuşum ben meğerse, bülbül gibi şakıdığımdan haberim yoktu!:) İzmir’den Toronto’ya vardığımda aradan 17 saat geçmişti. Ortama uyum sağlama şudur budur derken 1 ayın nasıl geçtiğini anlamadım bile.

Şimdi hatırladım, bugünlerde doktora için Almanya’ya gidecek bir arkadaşımla konuşurken hatırladım bunları ben…

Elimde fotoğraf makinesi, CN Tower’ı çekeceğim. Ama o zamanlar öyle böyle değil, “dünyanın en uzun kulesi!” CNTowerAttım kendimi yere, anca kadraja sığdırdım kareyi ve o an şunu söyledim: Tanrım, şu an nerde ne yaptığımı bir sen biliyorsun, bir de ben ve bu çok güzel bir duygu!

Sonra döndüm. Ardından Ankara’ya gittim, bir yeniden başlama seansı daha, bir kaybolma hali. Elimde valizimle AŞTİ’ye indiğim an akşam nerde kalacağımı bilmiyordum. Sonra herşey oturdu zamanla yerine. 5 sene bitti de nasıl geri geldiğimi anlamadım.

Sonra bu kez yeniden İzmir’e alışma zamanı. Üniversite okumadığınız bir yerde iş bulmak çok zormuş ne kadar doğduğunuz kent olsa da. Kentlerin değişme hızı insanlarınkinden daha yüksek, asla yetişemiyorsunuz. Hele bu aralar içinde yaşarken bile ona yetişemediğimi hissediyorum… Geçti bir 10 sene daha.

Sabah sabah amma konuştum di mi.. ama sebebim var. Bu aralar kariyer nedeniyle şehir değiştiren, değiştirsem mi diye düşünen, karar veremeyen, heveslenen, yeni hayatlara gebe bir sürü arkadaşım var. Hepsi daha güzel hayatları, hayallerini gerçekleştirmeyi hak eden insanlar. Hepsi, gidecekleri yerde başarılı olacaklar. Ki bence, eğer ailenizin sağlık sorunu gibi hayati nedenlerle size ihtiyacı yoksa
(yanlarında olmanıza paha biçilemeyeceği için birşey demiyorum o kısma),
eşiniz-sevgiliniz-nişanlınızla yenilenebilmeyi paylaşabilecekseniz ama daha güzeli bekarsanız,
ruhunuzun yaşı hala yeni heyecanlara ayak uydurabilecek kadar gençse ve
bedeniniz de ona hala eşlik edebiliyorsa…

Doğum yapan annenin hayata getirdiği bebekle birlikte kendi hücrelerinin de yenilenmesi gibi bir şey bu bence. Hem yeni öğrendiğim bir bilgiye göre 7 yılda bir insanın vücudundaki bütün hücreler yenilenirmiş. Yani düşünsenize, 7 yılda bir yeni bir siz, yeni bir kendiniz. Kaç 7 yıl geçti hayatınızdan? Bir yenisine yeni bir hayatla başlamak güzel olmaz mıydı?

Diardi

 
2 Yorum

Yazan: 27/09/2013 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

Eşcinselleri niçin öldürmemeliyiz?

Onları ilk farkettiğimde sene 92 falandı. O zaman sultan Özal’dı. Babam bişeylerin değiştiğini söylüyordu hep. -Bu iyi bişey mi baba- diye sorduğumuzda -bazıları iyi ama çoğu kötü- diyordu. Çocuk aklımız daha da karışıyordu. Gerçi aklımız hala çok karışık.

Bursa’da doğdum. Yiğidin harman olduğu, delikanlılığın kitabının yazıldığı yerde :)))

Onca -ibne kenti, top memleketi- söylentilerine rağmen ömrümde ilk eşcinseli İstanbul’da gördüm. Yaz tatilinde İstanbul’daki halama giderdik. İstanbul dedimse de Kartal’a işte. Halamın benden bir kaç yaş büyük oğlu vardı. Birlikte gezerdik. Bir gün Pendik’e gittik. Kalabalık bir sokağın ortasında yürürken halaoğlu bir anda irkildi. Karşı taraftan gelen birisine bakıyordu. Alışık olmadığım bir kalabalığın içindeydim. Ben göremiyordum. N’oldu dedim. -Baksana homo geliyo- dedi. Ben homo ne diye düşünürken esmer, uzun boylu, uzun saçlı, dudakları boyalı kulağı küpeli bir adam gördüm. Olduğum yere mıhlanıp ilk kez gördüğüm bu yaratığa bakıyordum. Kafam yine karışmıştı.

Adam bana bakmadan, aslında hiçkimseye de bakmadan gözünü kaldırıma kilitlemiş, okuldan eve dönen imamın kızı edasıyla yürüyordu. Halaoğlu çekti kolumdan. -Yürü oğlum manyak mısın ne dik dik bakıyosun-. Katarsis anından sıyırıp aldı beni. Halaoğluna döndüm. -Bu homo mu- dedim. -Evet- dedi. -Ama dik dik bakma kızar- diye yineledi.

O gün hissettiğim duyguyu ifade etmek kolay değil. Yeni bir türle tanışmanın verdiği merak duygusuyla paketlenmiş bir korku hali. Neden sorusunun yanıtı olan o tiksinti dolu -erkekle sevişiyor- yanıtı. -Hiç Zeki Müren’e Bülent Ersoy’a benzemiyo bu abi-

Onlarla ikinci tanışmam Bursa’da oldu. Yıl biraz daha 2000’lere doğru. Evimizin bahçesinin bittiği yerde bir apartman yükseliyordu. Kırmızı bir apartman. Birinci katına taşınmışlardı. Sanırım 2 kişiydiler. Bizim bahçeye doğru olan balkonlarına boydan boya koyu renkli bir perde çekmişlerdi. Hiç yüzlerini görmedim. Sadece seslerini duyuyordum. Kadın gibi konuşan erkekler.

Ben bahçenin bir köşesine sinmiş onları dinlerken siyah perdenin bir anda çekilip -napıyorsun orda sen, bizi mi dinliyorsun- demelerinden korkuyordum. O dönemde beni en çok şaşırtan annemin yorumu oldu. “Ama çok saygılılar. Aferin. Benim hiç şikayetim yok. Keşke diğer komşular da bu kadar saygılı olsa”
Annemin bu yorumuyla onları ilk kez normal bir insan, iyi bir komşu olarak görmeye başlamıştım. Ne zaman taşındılar anlamadım. Çünkü bir sonraki kiracı taşınana kadar perde örtülü kalmıştı.

Lise yıllarıydı. Babannemin yaşadığı köyün birkaç kilometre ötesinde kaplıcalar vardı. Uludağ’ın arka eteklerinde yüzlerce yıllık çınar, çam ve kayın ağaçlarının arasında irili ufaklı şelaleleri aşıp ovaya inen nehrin kenarına kurulmuş bir kaplıca köyü düşünün. Düşündüğünüzden daha da güzeldi.

3-4 küçük otelin bulunduğu kaplıca köyünde sonraları ortam iyiden iyiye muhafazakarlaşınca kapatılan bir de gazino vardı. Bu gazinoda akşamları Ömürcan isimli bir eşcinsel sanatçı şarkı söylerdi.

Köylülerin ve hastaların oluşturduğu evrende bir başına bir dönme. Onu ilk tanıdığımda kaplıcanın içindeydim. Gürül gürül su akıtarak sırta masaj yapan aslan ağzının başında -sıra kimde- kavgası yapan yaşlı adamları izliyordum.

Bir anda hamamın içinde yuh sesleri yankılandı. N’oluyor dedim kapıya baktım. Renkli, vücudu saran mayosuyla o girdi içeri. Kıvırta kıvırta yürüdü, doğrudan havuzun kenarına geldi, atladı ve yüzmeye başladı. Hamam yuhlarla ıslıklarla çınlamaya devam ediyor, o kulaçlarını hiçbir şey duymamışçasına atıyordu. Havuzdan çıktı, havlusunu aldı ve kapıda kayboldu. Sanki bir yerlerde kamera var ve o da filmin en önemli sahnesini tamamlamış gidiyordu. Ben yine olduğum yere kilitlenmiştim.

Daha sonra gerçek adının Hasan olduğunu öğrendiğim bu sanatçının sesinin Bülent Ersoy’a çok benzediğini anlatmışlardı. Yani aslında bu adamı şarkı söylerken çok beğeniyorlar ama aynı havuza girmek istemiyorlardı. Ömürcan’ın Gemlik’te evli olduğu, hatta bir çocuğunun olduğunu söylentileri de vardı. Gazino piyasasında Bülent Ersoy’a benzeyen sesinle para kazanmak istiyorsan her şeyin ona benzemeli sanki- diye düşünmüştüm.

Homo, ibne, top, dönme… Bu terimlerle bildiğim ara türe ilişkin ilk sıcak deneyimi İzmir’de yaşadım. Üniversitedeki ilk yılımda Bornova, ikinci yılında Alsancak’taki barları keşfetmiştim.

O dönemde Alsancak’taki barların hemen hepsi Kordon üzerindeydi. Denizatı vardı, rock dinleyenler oraya takılırdı. Orada hayatından bezmiş bir garson vardı. O arabesk dinlerdi. Bundan dolayı mı bezmişti bilmiyorum ama herkes adamı severdi. Yok o ibne değildi. En azından görünen kadarıyla. Aklıma geldiği için yazmadan geçmeyeyim dedim.

Rainbow diye bir yer daha varmış ama kapanmış, orayı göremedim. Bir de Sun Set vardı sonra ismi Binoks oldu, şimdilerde ne bilmiyorum ama Gündoğdu Meydanı’na çıkarken sol köşedeki mekan işte. Orada happy hour uygulaması vardı. Akşam 18.00’e kadar bira ucuzdu. Oturur birer bira söyler. Sonra kalkıp bakkaldan Efes Güneşi alır Dar Sokağa giderdik. Dar Sokak o zaman şarapçıların takıldığı metruk bir yerdi. Orada bir evde yaşayan, ismini bilmediğim uzun sakallı bir adam vardı. Dar Sokağa ne zaman birileri girse 5 dakika içinde elinde bardakla yanlarına gider, mekan vergisini keserdi. Şarabı adam gelmeden hızla bitirip mekana geri döner, masada bekçi bıraktığımız kızların yanına oturur biralarımıza devam ederdik. Hayat böyle daha güzeldi.

Kordon’a set çeken yüksek binaların arkasında kalan Rum evlerinin çevrelediği sokaklar o zamanlar çok sessizdi. Şu aralar birbirinden ilginç mekanlarla oldukça canlı olan sokaklarda birkaç aile yaşıyordu. Neden bu kadar ayrıntılı anlattım bilmiyorum ama silmek gelmiyor içimden. Öyleyse hikayeye devam edelim.

Gazi Kadınlar Sokağı ve paralel sokaklarında ilk açılan mekan Kaos oldu. Hemen her gün Kaos’a takılıyorduk. Bir gün geç saatlerde bardan çıktık ve Alsancak Gar durağına yürümeye başladık. Bornova Sokağı’na ilk kez bu kadar geç bir saatte girmiştim.

Yürürken karanlık sokakta belli belirsiz karaltılar görüyordum. Yaklaştıkça ara sokaklardan apartman girişlerinden çıkan 5-6 travesti yanımıza gelmeye başladı.

-Tatlım yukarı gelmek ister misin-

-o bugün benimle evlenecek, sevgilime sulanma-

Birinin elini sırtımda hissettim, diğeri koluma girdi, arkadaşıma baktım onun da koluna girmeye çalışan biri vardı ama onu iteleyince ortalığı çınlatan bir küfür dinledik. Ben de koluma girene istemediğimizi söyledim. Kolumu bıraktı. Olduğu yerde kaldı.

Sokak köpekleri gibi aralarından geçerken havlamışlar, belli bir yere kadar bize eşlik etmişler daha sonra sokağın diğer ucundaki köpeklere bizi teslim etmişlerdi. Sokağın diğer ucu daha tehlikeliydi.

Sanırım bağrışı duyarak balkonlara çıkan travestiler vardı. Herkes bize laf atıyordu. Biz cevap vermeden hızlı hızlı yürüyorduk. O sırada bana doğru uçan bir şey görüp milisaniye diyebileceğim bir anda kafamı çevirdim. Bir şarap şişesi saçlarıma sürünüp geçerek yerde patladı. Adımlarımızı daha da hızlandırdık, sokağın bitmesine az kalmıştı. Neden koşup kaçmadık bilmiyorum kafamız mı güzeldi, erkekliğe mi yediremedik…

Okuduğum kitaplarda seyrettiğim filmlerde birbirine benzeyen hikayeler buldum onlarla ilgili. Hiç eşcinsel olduğunu söyleyen bir arkadaşım olmadı. Deneyimini ilk ağızdan dinleyeceğim biri de olmadı. Ara sıra kendime -ben de eşcinsel olabilir miyim- diye soruyorum. Çıplak bir erkekle yattığımı düşündüğümde bütün vücuduma tiksinti duygusu yayılıyor. Bir insan homoseksüel olduğunu nasıl anlar ve anladığında ne yapar ? Dünyanın gördüğü en kıdemli homoseksüel olan William Burrroghs ustanın sözlerine dikkat kesilelim:

O ölümcül kelime, beynimin içinde dönmeye başladığı zaman lenf bezlerimi dolduran o tarif edilemez korkuyu asla unutamam. Ben homoseksüeldim. Baltımore’daki gece kulübüne takılan, boyalı suratlarıyla etrafa sırıtan o kadın taklitlerini düşünüyorum da. Böyle birşey mümkün mü ? Ben o insanlık dışı varlıklardan biri miydim ? Beyin sarsıntısı geçirmiş bir adam gibi afallamış bir şekilde caddelerde yürüdüm. Kendimi mahvettiğimi düşündüm. Ama bilge, yaşlı bir ibne bana yaşamak ve herkesin görebilmesi için bu ağır yükü gururla taşımak zorunda olduğumu öğretmişti. “

Sanatta, edebiyatta, modada, yaratının, tasarımın, estetiğin olduğu her yerde onlar var. Bu sanırım başkaldırı duygusunun bir sonucu. Aile, toplum ve devlet sistemine tek başına göğüs germek ve bunu sadece kendi cinsel arzuların için yapmak. Dinin, devletin, vatanın, milliyetin, çocuğun için değil yalnız özgürlüğün için. Çevremde özgürlüğü için bunca fedakarlık gösteren, evlatlıktan reddedilen, okuldan, işinden, evinden atılan, polisten dayak yiyen, mahkelelerde sürünen başka kimseyi görmüyorum. Herhangi bir -izm için değil tüm dünyaya karşı kendi kararı için. Biricik kararı için.

Halen neden “Eşcinselleri Niçin Öldürmemeliyiz” başlığını attığımı merak ediyor olabilirsiniz. Çoğunuz Şükrü Erbaş’ın ünlü şiiri “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz” şiirinden esinlendiğimi anlamışsınızdır. Erbaş’ın, şiiri bir insan tipinin neden olmaması gerektiğini anlatır. Ben de neden olması gerektiğini anlatıyorum.

escinsel karnavaliÇocukluğumda, ilk gençlik yıllarımda irkildiğim, korktuğum, belki halen de uzak durmaya çalıştığım eşcinsellere giderek daha fazla saygı duyuyorum. İnsanın insan olmasının özgürlük şartına bağlı olduğunu, özgürlüğün de başkaldırma eyleminden doğduğunu öğrendim. Gerçek delikanlılığın da bu olduğunu. Gariptir çevremde eşcinsellerden daha delikanlı kimseyi göremiyorum.

Göremediğim delikanlılar da var tabi. Onlar özgürlük yolunda eşcinsellerden de cesurdurlar. İntihar edenlerden bahsediyorum. Sadece dünyaya değil kendilerine de karşı olanlar. Bir yaşayan asla tüm dünyaya karşı olamaz, bunu ancak kendini öldüren biri yapabilir.

Tüm felsefi tartışmaların sonu ister istemez ölüm fikrine gidiyor. Bir lavabonun gideri gibi ölüm, herşey oraya sürükleniyor. Yokoluş paradoksuna düşmemek için son tahlilde hayatı öncelemek gerekiyor. Mantığa aykırı bile olsa hayatı savunmak.

Nietszche vurgulamıyor mu bunu “memento vivere” (yaşadığını unutma) sözünü hatırlatarak.

Özgürlüğün ve başkaldırının sınırı hayatın sınırına kadar uzanmalı. Orada kalmalı. Uçurumun kenarında açan rengarenk çiçekler olmalı, eşcinseller ölmemeli.

Dionosfer

 
Yorum yapın

Yazan: 03/07/2013 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Gezi Parkı’nın direniş şarkıları

Her protesto kendi müziğini de yaratır…

gitar
direniş şarkılarından bir derleme…

Boyun Eğmeyenler

New York’lu Çapulcular – Şimdi İstanbul’da Olmak Vardı Anasını Satayım

Boğaziçi Caz Korosu: Çapulcu musun vay vay

Ceyl’an Ertem – Bir Başka

Boğaziçi Caz Korosu: Çapulcular oldu mu?

Kardeş Türküler – Tencere Tava Havası (Sound of Pots and Pans)

 Marsis – Oy oy Recebum

ODTÜ Sosyalist Düşünce Topluluğu’ndan Direniş Şarkısı

Duman – Eyvallah

Serhad Raşa ”Çapulcu’nun Şarkısı”

FlowArt – Gezi Parkı

– Tayfa

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: