RSS

Etiket arşivi: gazetecilik

Tepeden tırnağa herkes yaralı…

Günlerim bugünlerde gazetecilerle röportaj yaparak geçiyor. Onlara soruyorum, “Mesleğinizi yaparken en çok ne zaman zorlandınız?” ya da “Yapabilmek için neleri feda ediyorsunuz?” diye. Cevaplar muhtelif. Halkın haber alma özgürlüğünü korumak adına işsiz kalma tehlikesi ile girdikleri mücadeleyi, mobingleri, maruz kalmaları, mağdur olmaları konuşuyoruz uzun uzun. Acı kelimeler var, adı geçmeyecek olsa anlatılamayacak hikayeler. Ben tam da bunlarla boğuşurken patladı Ankara’da iki bomba art arda. Resmi rakamlar bir yana, bizden, onlardan, partili ya da çocuk… nefesimiz kesilirken Ankara’da fotomuhabirlik yapan bir arkadaşımın haberi geldi. 20 metre yakınında patlamış bomba ve sarsıntısı ile düştüğü yerden kalkıp fotoğraf çekmeye devam etmiş. Artık daha fazla ne denilebilir ki.

Sosyal medyada uzman psikologlarca “Travma Yaşayan Bireylere Nasıl Destek Oluruz?” yazıları paylaşılıyor. Bir Adli Tıp uzmanının, patlamanın ardından sadece insanlara değil, tüm canlılara ne olduğu/olacağı bilgileri… Travma yaşamayanımız kaldı mı? Canı yanmayanımız, depresyona girmeyenimiz? Hala umuttan bahsedebilenimiz, “mutluyum” diyebilenimiz…

Bugün tepeden tırnağa herkes yaralı.
Bugün kara.
Benim canım Ankara’mda, ülkemde bugün hayat kapkara.
Yarın da öyle olacak, ertesi gün de.
Veysel’in yeşil gözleri gitmiyor gözlerimin önünden.

veysel Diardi

Reklamlar
 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

Down sendromlu bir gencin gülümsemesinin nedeni olmak…

Yaklaşık 2003 yılından bu yana gazetecilik yapıyorum. 10 yılın 7’sinin muhabirlik ile geçtiğini düşünürsek, dolu dolu 3 senedir basın danışmanıyım demektir. Bilmiyorum benim bu kendi kendime sayıklamalarımı takip eden var mı ama gazetecilik, basın danışmanlığı, meslek, meslek ahlakı, motivasyonları ve tükenmişlik sendromları ile ilgili zaman zaman monologlarımın sonu gelmiyor. Çok da kısa zaman önce tam da bununla ilgili bir şeyler çıkmıştı yine elimden. “Bir çocuğun gülümsemesi için ben bu yapıyorum” demiştim…

deniz ayce karagozDeniz Ayçe Karagöz. 21 yaşında. Annesi Seray İlkmen’in kucağına bir fazla kromozomu, yani Down Sendromu ile birlikte gelmiş. Şimdi ona Down Sendromlu dediğimi düşünmeyin. Çünkü o buna çok kızıyor haklı olarak. Denizcim, seni böyle tarif ediyor olmamın tek nedeni, Ulusal Down Sendromu Derneği Gençlik Kolları Başkanı olman, başka bir nedeni yok, kızma lütfen.

Bugüne kadar annesini hiç üzmemiş bir kız o. Şu anda arkadaşlarının da gözbebeği. Bir zamanlar, onu anlayamayan öğretmenleri, arkadaşları olmuş olsa da, Ağrı dağı kadar büyük ve dirençli yüreği olan bir anne ile önüne dikilen bütün engelleri yıkmış bir genç kız. İngilizce ve Almanca biliyor. Dünyanın, üniversite eğitimi alan sayılı özel ve aslında en normal çocuklarından biri. Turizm ve Otel İşletmeciliği okuyor. Staj yaptığı yerde o kadar sevilmiş ki, iş teklifi bile almış! Aslında bu çok normal. Çünkü onun en belirgin özelliği, altından bir kalp taşıyor olması. Aklından kötülük asla geçmiyor. Pek çok benzerinden çok daha sosyal O. Vals, Çaça, Salsa yapıyor. İngilizce ve Almanca biliyor hatta bir İyilik Polisi!

Bütün bunları nereden bildiğimi tahmin edebilirsiniz elbette. Benim haberini yaptığım, basının onu fark etmeleri için çaba harcadığım pek çok öğrenciden biri o. Özel ve bir o kadar da sıradan öğrenciden biri.

Bu yazıyı yazmama sebep, aslında belki de benim vesile olduğum ama gelip haberi yapan arkadaşlarım olmasa asla yaşayamayacağım bir mutluluk. Kanaltürk’ten Şeyda Burcu İkiz, Doğan Haber Ajansı’ndan Elif Demirci, İhlas Haber Ajansı’ndan Halide Demir, Habertürk’ten Gülçin Ayçe (sadece soyadı benzerliği:)) ve kameramanları Bülent, Mücahit, Ferruh ve Mustafa’ya öncelikle çok teşekkür etmem gerekiyor. 

Çünkü bugün, Deniz’in annesi beni aradı ve “Yarın sabah uygunsanız, sizi ziyaret etmek istiyorum” dedi. “Sayenizde pek çok aile bize ulaştı, onlara umut olduk. Deniz Ayçe çok mutlu çünkü çok sevdiği Ali Şan ve Çağla Şikel’le tanıştı. Bunlardaki emeğinize teşekkür etmek için ben sizi görmeye gelmek istiyorum” dedi.

O dakikadan beri ağlıyorum aklıma geldikçe. Sadece bir çocuğun yüzündeki gülümseme olabildiğim için. Onun aracılığı ile belki de pek çok çocuk ve ailesinin.

Gerçek kahramanlara teşekkür etmek için yazmasam olmazdı. Deniz Ayçe’nin umut ışığının yayılmasında emeği geçen sevgili arkadaşlarım, gerçek kahramanlar sizlersiniz. İyi ki varsınız…

Diardi

 
Yorum yapın

Yazan: 03/10/2013 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Nedenini buldum!

Basın danışmanlığı, mesleğe muhabir olarak başlarken hiiiiç aklınızda olmayan bir şeydir. Ancak anneleriniz, ablalarınız dualarının arasına minik bir cümle olarak karıştırır “İlerde şöyle güzel bi şirkette basın danışmanı olsun. Ayağı sıcak, başı serin piti piti işini yapsın kurumsal kurumsal…”

Ama zaman geçer, şartların ne halt olduğunu adlı adınca görürsünüz, sokakta sürünmekten ananız ağlar, vücudunuz error vermeye başlar ve o zaman yavaş yavaş sıcak ortamların da gazetecilik mesleği içinde olduğunu hatırlamaya başlarsınız. Önce ilk hedef yazı işleri olur. Şöyle bi editörlük bir şey kapatsam kıyıdan kıyıdanlarla başlayan iç macera, yazı işleri müdürlüğü ve benzeri uğraşılarla birkaç sene daha devam eder. Ama onun da bir gak dedirttiği nokta gelir elbet. Artık sokak soğuğunu unutmuş olsanız da içerinin stresi kemiklerinizi sızlatmaktadır. Acaba ufaktan bir basın danışmanlığı-…

Diye aklınızdan geçirmeye başladıysanız, zaten bir yola girmişsinizdir. Gerçi elbet gereken tecrübe, çevre, tanıma ve tanınırlık, herkesle uyumlu çalşabilecek kadar sinirlerini aldırmış olma hali de herkeste bulunabilen nimetler değildir aslında. Ama bir şekilde kapağı basın danışmanlığına attığınızda bir an, mutlaka bir kişi döner size ve “Artık gazeteci değilsin, olmayacaksın bundan sonra, farkında mısın!” romantik repliğini atar!

Benimse bu repliğe verdiğim bir tek yanıt vardır: Evet, mesleki tanımlama kelimesi olarak muhabir successolmayacağım. Ama kendi deyimimle artık kendi kurumumun muhabiri olacağım. Artık “bir tek çocuk işini daha şevkle yapar mı acaba haberinin gazetelerde yayınlandığını görünce ya da bir akademisyenin desteği moral olarak bile artar mı yaptığım haberle” diyerek çalışacağım.

Bugün beni gülümseten şey da tam böyle bir şey. 3 sene önce mezuniyetinde, farkında bile olmadan, annesiyle, hocasıyla, arkadaşlarıyla boy boy fotoğraflarını çektiğim bir öğrenci, Dubai’den selam getirdi. Ünlüüü bir oteller zincirinin bilmem ne müdürü olmuş. “Şu okulda geçirdiğim 2 sene benim için o kadar değerli ki” dedi, başka şey demedi.

Çırptığınız kanadın rüzgarı birilerinin başka limanlara varmasına vesile olur, haberiniz olmaz bile.
Ama bir gün mutlaka gülümsemesi gelir sizi bulur.

Diardi

 
Yorum yapın

Yazan: 01/10/2013 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

İkinci bahar yaşıyor ömrüm… – Aynalı Oda

Bu sene, “arkadaşlarının başarıları ile mutlu olma yılı” oldu benim için. Yıl boyunca arkadaşlarımın yazdıkları kitaplar, yaptıkları kitap kapakları, tanıdıklarımın oynadıkları filmler derken, pek çok başarı hikayesinden kısa da olsa bahetme şansım oldu. Sabah Egeli ekibinden Gökmen Küçüktaşdemir’in ilk kitabı Çoban Yıldızı’nı henüz okuma şansım olmadı ama bugün size Yeni Asır’ın 21 yıllık deneyimli adliye muhabiri Ali Eyce’nin ilk romanından bahsetmek istiyorum.

Aynalı Odaaynali oda

Önce, kendisini fena bir roman okuyucusu olarak tanımlayamayacak biri olarak, takıldığım bir iki küçük noktadan bahsetmek istiyorum. Ali abi gerçekten çok detaylı bir çalışmaya imza atmış. Hem de öyle detaylı bir ön çalışma yapmış ki, polisiye roman olarak değerlendirebileceğim yapıtı ile İletişim Fakültelerinin Gazetecilik bölümleri için iyi bir kaynak oluşturmuş Aynalı Oda ile. Gazetecilik nedir, nasıl yapılır, bir muhabirini sıradan bir günü, haber merkezi neye benzer, haber müdürü ne iş yapar, muhabir ne zaman neyi kıskanır, ne zaman fırça yerden tutun da.. şu an aklıma gelmeyen daha pek çok soruya yanıt vermiş. Ama daha da önemlisi Asayiş Şube, Adliye, avukatlık konularında sınavda sorulacak soruya yanıt olacak kadar çok detaylı bir anlatımı var kitabın. Mesleki tecrübeleri ile bu kadar detay bilmese de konuya aşina kişiler için sıkıcı olabilecek bu anlatıma takılmamanızı öneriyor ve kendinizi hikayetinin enteresanlığına bırakın diyorum.

Kendinizi hikayenin enteresanlığına bırakırken, yayınevi ve redaksiyondan kaynaklanan bir iki küçük sorunu da görmezden gelin, çünkü inanın, sizi son bölüme kadar merakla okumaya sürükleyecek bu kitap hakkında olumsuz bir düşünceye kapılmanıza değmez o sorunlar…

Biliyorum, Dan Brown’dan Grange’a, Türkiye’nin bence en iyi polisiye yazarı Ahmet Ümit’e hatta… sayelerinde polisiye romanları konusunda baya bir pratiğe sahip olduk yıllar içinde. Hatta artık polisiye roman okuma pratiğimiz öyle gelişti ki, sadece olayın bilinmezliği ya da çözülmezliği bize yetmediği için yazarları olayın geçtiği yerlerin tarihi özellikleri gibi detaylar vererek romanı zenginleştirmeye zorlama noktasına geldik. Tüketim toplumu işte, doyumsuzuz! Eyce’nin romanı Allah için detay verme noktasında yukarda da belirttiğim gibi gayet doyurucu:) Tüm polisiye filmleri 20’nci dakikasında çözen bir eşe sahip kişi olarak kabul, ben de çözdüm olayı daha romanın yarısına gelmeden. Ama beni, sonunu nasıl bağladı acaba, sorusu yedi bitirdi. Kitabı elime almamla sonuna varmam arası sanıyorum 8 saat falan sürdü. 400 sayfa Denizli-İzmir yolu arasında su gibi aktı gitti. Ve sizi temin ederim ki, en son bölümü de bitirip kapağı kapatırken kesinlikle mutluydum!

Ben Aynalı Oda için Özdemir Erdoğan’dan İkinci Bahar şarkısını seçtim. İzmir basını içinde yer almış, özellikle polis-adliye muhabirliği yapmış kişilerin kendilerinden, tanıdıklarından ve olaylardan pek çok şey bulacakları Aynalı Oda için neden bu şarkıyı seçtiğimse, finalde saklı! Ellerine sağlık Ali Eyce…ali eyce

Diardi

 
Yorum yapın

Yazan: 24/06/2013 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Ali Alışır: “Fotoğraf makinem fırçam, bilgisayarım tuvalim oldu”

Bütün ailesi opera sanatçısı olunca insanın, en çok karşılaştığı sorulardan biri “Sen neden tercih etmedin? Gazetecilik de nereden çıktı?” oluyor. Gerçi sadece müzik temelli değil köküm, babamdan gelen resim ve fotoğraf temelini de azımsamamak lazım ama gazetecilik dediğimde kimse bu detayı hatırlamıyor nedense ya da bilmiyor zaten böyle de bir geçmiş olduğunu ailemde. 

Son günlerde, seneler sonra da olsa flaşsız fotoğraf çeker oldum. Sanırım yaşlanıyorum ya da yavaşlıyorum. İş telaşının koşturmasını karelerde doğal renklerle güzelleştirmek zamanı yakalamaya çalışmaktan daha önemli gelir oldu. Tam da böyle bir zamana geldi Fotoğraf Buluşması…

Gitmeden önce de biliyordum zevk alacağım bir şeyler çıkacağını ama tahmin etmiyordum. Mehmet (Çeliksan) yavrum… bu buluşmanın düzenlenmesi lafı ortaya atıldığından bu yana Ali Alışır dedi durdu da ben ne dediğini anlamadım. Anlamalıymışım. Vaktini (nereden bulacaksam) bulup dersime önceden çalışacakmışım. Böyle boş boş gitmeyecekmişim adamın karşısına. Sonra böyle ağzım açık kalırmışım… Beter olayım ben. 

“Fotoğraf makinem fırçam, bilgisayarım tuvalim oldu”

Hani nasıl anlatayım şimdi sohbeti muhabbeti bilemiyorum ama siz benim gibi yapmayın, bir şekilde http://www.alialisir.com adresini ziyaret edin. Hatta vaktiniz varsa gidin sergisine, edinin çalışmalarından bir tane. “Fotoğraf makinem fırçam, bilgisayarım tuvalim oldu” diyen bu adamla tanışın. Kendi yüzünden yoksun insanların kendilerine ve birbirlerine yabancılaşmalarından ve her geçen gün birbirlerine daha çok benzemelerinden yola çıktığı Sanal Bedenler’ine, Survivor ve BBG evleri ile doğal olmaktan uzaklaşan hayatların mekanlarına yeni bir yorum getirdiği Sanal Mekanlar’ına ve seneler sonra bir Ankara sabahında ikinci Körfez Savaşı’nın ilk görüntüleri ile neden hüngür hüngür ağlamaya başladığımı anlatan Sanal Savaşlar sergisine bir şekilde ulaşın, portfolyosuna bir göz atın.

Hazırladığı sunumlarında fotoğraflarına eşlik etmesi için seçtiği müziklerin çarpıcılığı (Requiem for a dream gibi..) ile beni her ne kadar kökümden sarsmayı başarsa da, sohbeti sonun yanından ayrıldığımda nedense ben Sertab Erener’in Lal’ini söylüyordum. Sanırım fikrim bir şekilde masumiyete sığınmak istedi o kadar sanallığın ardından…

Bir de siz deneyin bakalım, size hangi şarkıyı söyletecek?

Diardi

 
Yorum yapın

Yazan: 13/05/2013 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bülent Ortaçgil – Anlamsız

Bülent Ortaçgil’in yaptığı ilk profesyonel şarkısı beni “gece”den kurtardı!

Çok garip ve “anlamsız” di mi? Ortaçgil’in 1971 yılında Kimya Fakültesi’nde okurken yayımlanan ilk kırbeşliğinde yer alan, Anlamsız şarkısıyla, ben tevellüt itibariyle yıllar sonra tanıştım.

17 yaşında filan başlayan gece muhabirliği sürecinde, geceleri tüm ergen yaşıtlarım, gezip tozarken, hava kararmasıyla birlikte ben işe gidiyordum. Tatsız geçen gecenin ardından, sabah insanlar işe koş koşa yetişirken de, ben aylak aylak eve gidiyordum. Birçok otobüs ve toplu taşıtında sabahları benim gittiğim yöne giden sadece birkaç kişi olurdu.

Arda bilir, gece çalışınca, hafta sonu izin günlerinde bile, geceleri uyuyamaz olur insan. Bünye tersine döner, sanki normalde gece çalışıp, gündüz uyunması gerektiği gibi hisseder vücut… Gün aydınlanca uyursun, gece de sabaha kadar eşek gibi çalışırsın…

Ama tabi yaş da genç, kanı da kaynıyor insanın… “Ahmetlerle toplanıyoruz, akşam şurda olucaz” ya da “Akşam sinemaya gidelim mi” gibi gece için geçerli olan yüzlerce teklife de katılamayıp, iyice asosyalleşince, gece radyoda çalınan bir şarkının sözleri sana daha bir anlamlı gelir.

Radyo

Gece Güzeldir
Sen Mutluysan
Yatak Sanki Bir Taht Uyuyorsan
Eğer Düşünüyorsan
Gece Ne Kadar Uzun
Ne Kadar Tatsız Anlamsız
Hayat Güzeldir Sen Görürsen
Her Yer Cıvıl Cıvıl İşitirsen
Eğer Onun Gibi Bakarsan
Hayat Ne Kadar Boş
Ne Kadar Anlamsız

Defalarca gece çalışmaktan çok sıkıldığımı söylememe rağmen, bizim deyimle “gündüze geçme” işlevi bir türlü gerçekleşmeyince, haber müdürümün gündem defterinde onun görebileceği en orta alana, bu yukardaki sözleri yazmıştım..

Mesaj alınmış anlaşılan, gündüz mesajı görünce aradı. “Tamam tamam, yerine bul birini de gündüze alalım seni” demişti ve benim de Ortaçgil’i sevmek için bir nedenim daha olmuştu…

— Emin

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bülent Ortaçgil Kadın Sesi Değmiş Şarkılar

Kaynak: https://twitter.com/ceylan_ertem
13-15’li yaşlarımda gitar çalarken elimde ajanda ile gittiğim Bülent Ortaçgil konserlerini hatırlarım. Gitar akoru satılan alabileceğimiz ya da google’da aratacağımız bir dönem olmadığından, önlerde bir yere oturur, çaldığı şarkılarda bastığı akorlara bakıp, elimdeki ajandaya not almaya çalışırdım. Akşam koşarak eve gelir, henüz çalamadığım şarkılarını not aldığım tablardan çıkarmaya çalışırdım.

Yıllar geçti lisede iletişim okamaya ardından da gazetecilik süreci başlayıp, fotoğraf makinesi boynumuzda yaşama geçince, ben bu kez konserlerde nota hırsızlığı yerine, görüntü hırsızlığı yapar oldum. Tele objektif ile siyah beyaz film taktığım makinemle, Ortaçgil fotoğrafları çeker, akşam da evdeki karanlık odada siyah beyaz fotoğraflarını basardım. Annem ya; kulakları çınlasın, karanlık odada bana yardım ederken, hep sakallı bir adamın fotoğrafını bastı 🙂

Neyse ilişkinin başlarından da bahsettikten sonra düne geleyim. Dün benim için Bülent Ortaçgil dolu bir gün oldu. Odaya gelen kargocunun verdiği paketi açtım. Bir kutu, içinde çok hoş bir resim ve bir not ile karşılaştım. Erken gelen yeni yıl hediyesinin müjdecisi olan notun altında, almayı çok istediğim bir müzik çalar vardı. Düğmesine bastım ve Ortaçgil’in söylediği en sevdiğim Teoman şarkılarından biri çalmaya başladı. “Kimin kimin bu sessiz eller, mor halkalı yaralı gözler, kıyılarıma vuran sen misin” diye.. O an ki hisleri kelimelerle tarif etmek zor… telefonda da edemedim galiba. çok mutlu oldum.

konser
Elimde hediyemle eve geldim. içindeki diğer şarkıları dinlerken, internette “Yılın en büyük internet konseri” diye bir yazı gördüm. Meğer Bülent Ortaçgil, “Kadın Sesi Değmiş Şarkılar” ismiyle Birsen Tezer, Jehan Barbur, Ceylan Ertem ile birlikte konser veriyor ve bu da internetten canlı olarak yayınlanıyormuş. http://www.muzikicinefes.com ve http://www.fizy.com sayesinde ilk kez internetten canlı olarak bir konser izledim hem de en sevdiğim sanatçıların. O an internetin başında olanlar dinlesin diye facebook ve twitter’da duyurular yaptım. umarım etkili olmuştur. Bu çok keyifli bir konseri, evde ayaklarımı uzatarak dinleme imkanı yaratan dostlardan son bir rica lütfen konseri http://www.youtube.com/user/muzikicinefes?feature=watch şuradan paylaşın ki kaçıranlar üzülmesin…

Bülent Ortaçgil – Teoman / Sessiz Eller

– Emin

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: