RSS

Etiket arşivi: soundtrack

Aynı şeyi yapardım!

Gerçek anlamıyla bir çekirdek ailede doğdum.

Sevgili, saygılı, birbirinden başka hiç kimseye eyvallahı olmayan.

“Bugün Çağan Irmak filmi dekorunda” demiş ya Ertuğrul Özkök..

İlk defa örtüştük adamla ki hiç hoşlanmam kendisinden.

 

Çalışan anne-baba sendromu ile abla kucağında büyüdüm.ayca

Büyüdüm demek de çok doğru değil ya

Hayatımın dördüncü 10 yılında hala büyütülüyorum.

Üniversite öğrencisiyken yatırdığı bayram paralarını,

Aldığı ilk spor ayakkabıyı,

Sırtımdaki montu parçalanana kadar giydim.

Beyin cerrahı, yarım saat içinde operasyona alabilirim, ister misin, diye sordu..

Ben döndüm ona baktım, ister miyim diye.

Hani iki birayla yakalandığımda yaptığım gibi.

 

Anlatmayacağım Çağan Irmak’ın “Unutursam Fısılda”sını ama

Hayatta her ne halt etmiş olursam olayım,

Ben de döner aynı yere giderdim.

Eve, evimize…

 

Diardi

 
2 Yorum

Yazan: 12/11/2014 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

A bird ballet – Hand-made – Alt J

Hayat kısa, kuşlar uçuyor...

Hayat kısa, kuşlar uçuyor…

bir kuş balesi…

Neels Castillon, Parisli bir yönetmen. Videonun çekim sürecini şöyle anlatıyor: ” Görüntü yönetmenimle bir reklam için çekim yapıyorduk. Güneşin battığı esnada helikopteri beklerken birden binlerce ve binlerce kuş geldi ve bu harika dansı gökyüzünde yapmaya başladı. Harikaydı… İşimizi unuttuk ve bu küçük şiir parçasını çektik.”

Yapım: Neels CASTILLON
Görüntü Yönetmeni: Mathias Touzeris
Müzik: Hand-made – Alt J
Yer: Marsilya, Fransa

– Emin

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

best of damar 2

Listeye ikinci bir 10’luk deste eklemek ne zamandır aklımdaydı da işten güçten fırsat olmamıştı. Bu ikinci desteyi 11 – 20 arası olarak numaralandırıyorum (sanki Grammy dağıtıyormuş gibi bi havalar, bi şeyler!)
içkilerinizi aldıysanız başlıyorum o zaman;

20 – Brainstorm – “Lonely feeling” : Brainstorm’la tanışmam güzel albümleri “Four shores” ile olmuştu. CD’sini ilk aldığımda uzunca bir süre “Thunder without rain”den ötesine geçmediğim için albümdeki asıl güzelliği geç fark edebildim. Müzikleri, videoları ve tarzlarıyla tam bir Amerikalı izlenimi veren grubun Letonyalı olduğunu öğrendiğimde epey şaşırmıştım. (aynı duyguyu Beirut’un Amerikalı olduğunu öğrendiğimde de yaşamıştım. Beirut ve Brainstorm ülkeleri değiştirse kimse yadırgamaz!)
“to be lonely” olarak da bilinen “Lonely feeling”in sözlerine bakmak bile yeterli, böyle güzel güfteleri (!) pek göremiyoruz artık;

“All songs should be happy
Actors young and soap operas crappy
Movies are x-rays
Our destinies are choosing our ways
And what should we do?
To enjoy life the most
Or hiding like ghosts?
All is well, only
This is such a lonely feeling
This is such a lonely feeling”

19 – Violent Femmes – “color me once” : Yine bir film neticesinde bağlanılan şarkılardan. Zira rahmetli Brandon Lee’nin çekimleri esnasında bu dünyadan göçtüğü ve kalan sahnelerinin bilgisayar yardımıyla çekilip kurgulandığı rivayet olunan kült film “The Crow” da duymuştum şarkıyı ilk kez. (bu arada o filmin soundtrack’i ayrı bir yazı konusu olabilir. Hatta düşündüm de bir bütün olarak o filmin soundtrack’ini aşan bir film yok sanırım!) Sonrasında Violent Femmes külliyatını keşfetme şansı tanımıştır bana bu şarkı (sanki Amerika’yı keşfediyor, laflara gel!) Sonuç; Gordon Gano büyük adam, r.i.p. Brandon Lee.. şu filmi de en yakın zamanda tekrar izleyeyim!

18 – Incubus – “Love Hurts” : Son albümünü saymazsak her zaman sağlam işer çıkartmıştır Incubus! “pardon me”, “anna molly”, “megolomaniac” olsun her daim sevmişimdir, 2007’deki İstanbul konserine gidememek çok koymuştu zamanında! (yeri gelmişken; perşembe günü konser mi olur lan allahsızlar!!) Light Grenades’in içinde “dig” gibi daha güzel şarkılar da mevcut ama konumuz damar ise konsepti bozmayalım; grubun canlı kayıtlarını topladığı şukela dvd’si “look alive”da da yer alan (ki dvd’nin orjinali bende mevcut, isteyen güzel female arkadaşlarla paylaşabilirim!) canlı yorumu ile “love hurts” bu listeye buradan girer hacılar!

http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=Vg1jyL3cr60

17 – Portishead – “Roads” : Öncelikle bir itiraf; benim Portishead ile tanışmam çok yenidir. 2-3 sene var ya da yok. Sonrasında şu aşağıdaki şarkıyı dinleye dinleye beynimin döndüğü günler olmuştur. Hele ki aşağıdaki canlı kaydı nefis. Ne kadar da sade, bir o kadar güzel. Fazla söze ne hacet, Beth Gibbons söylemiş işte;

“I got nobody on my side
And surely that ain’t right”

 (siz üzerinize rahat bir şeyle alın, ben de içkimi tazeleyip geliyorum panpalar!)
16 – msg – “nightmare” : Michael Schenker Group; namı diğer msg! Eski bir grup ve eski bir şarkı! Lise yıllarında bir arkadaşım tanıştırmıştı beni (Fırat, büyüksün!)  Kasetini çektirmiş ve dinleye dinleye aşındırmıştım (kaset çektirilen yıllar, vay be! viva 90’lar!) “anytime”, “doctor doctor” bilimum şarkıları ezberlemişsem de; Nightmare’in yeri ayrıdır. Hem dil özürlüsü olan benim için bile kolay anlaşılır sözleri, hem gitar çalamayan birisi olarak benim bile gitarın tek teliyle atabildiğim giriş intro’suyla az havasını atmamış, ekmeğini yememişimdir bu şarkının. Helal et msg! (dipnot: üniversite yıllarımda taşınma esnasında kaybettim o kasedi, o zamandan beri taşınmayı hiç sevmem! Ay heyt göçebe kültür, ay lav “oturun lan işte kurtlu musunuz ekolü”)
15 – rhcp – “under the bridge” : Aslında bu onluk liste için fazla “büyük” ve “mainstream” bir grup kaldı Red Hot Chili Peppers, farkındayım. Ama şu şarkıyı bilip de hastası olmayan birini bulmak, ortalama bir Yılmaz Özdil yazısında demagojiden uzak zeka ürünü bir satır bulmak kadar zor! Antony Kiedis’in, grubun overdose’a kurban giden gitaristi Hillel Slovak’ın kaybının ardından, yaşadığı hayat, şehir, uyuşturucu, vs.’nin tribiyle kaleme döktüğü şarkıdır. Frusciante’nin girişteki gitar intro’su en taş kalpleri bile hüzünlendirir. Eylül’deki İstanbul konserinde bu intro girer girmez kalabalığın halini görmeliydiniz! Çakmaklar yandı, sevgililer daha bir sarıldı, boğazlar düğümlendi, “yaşlanıyoruz anasını satayım” düşüncesi kafalardan kafalara yol aldı! Tek eksik Frusciante’ydi belki ama olsun. Konser sonrası çektiğim tüm yol sıkıntısını tek şu şarkıyı canlı dinlemiş olmaya helali hoş ediyorum! güzeldi be!
14 – Eddie Vedder – “long nights” : Bir önceki listeyi bilenler gelmiş geçmiş en sevdiğim şarkının “black” olduğunu hatırlarlar. Pearl Jam sevgimizi yinelemeye hacet yok, dünya döndükçe şarkıları da döner umarım. Bununla birlikte Eddie Vedder solo olarak da sağlam işler çıkarır her zaman (bkz; ukulele songs!) 
yine Sean Penn’in çok güzel filmi “into the wild”ın müziklerini üstlenmişti. (yeri gelmişken Sean Penn ve Eddie Vedder’in isimlerinin buluştuğu filmler boş çıkmıyor zaten; “dead man walking”in müzikleri de Vedder’ındı) işte Vedder’in “into the wild” için yaptığı şarkılardan biri “long nights”. Şarkıyı dinlemeniz yetmez, bence tam olarak hissetmek için filmi de izlemek şart; uzun uzadıya anlatmaya kalksam sayfalar yetmez! Ben gaza getirmesi için aşağıda kuple bırakıyorum, izlemeyen kalmasın bak! Acun seyretmekten pelteye dönen beyninize de bi oksijen olmuş olur! (sözcü gazetesi tipi mesaj kaygısı!)
13 – Björk – “i’ve seen it all” : Lars Von Trier’in kült filmi “dancer in the dark”da Peter Stormare ile söyler bunu Björk. O yüzden albümdeki (Thom Yorke’un eşlik ettiği) versiyonu tabii ki daha güzel. (neticede Stormare çok sağlam bir oyuncu abimiz olsa da iş yorumculuğa gelince Thom Yorke ile kıyaslayamayız haliyle.) aşağıdaki videoda her ne kadar Thom Yorke’un ismi yer alsa da filmin içinden birebir sahne olduğu için söyleyen Stormare! (yanlışsın youtube!) ama siz Thom Yorke’lu versiyonunu da bulup dinleyin! Onun linkini ayrı kopyalayamayacağım şimdi, onu da bi zahmet siz bulun! Dilerseniz çayınızı koyup portakalınızı soyup ayağınıza da ben getireyim! Her şeyi hazır beklemeyin! Öyle bir dünya yok! (içkim bitti, ayar oldum!)
12 – Interpol – “untitled” : Aynı isimde hem “Cure” hem de “Smashing Pumpkins”in şarkıları olmasına rağmen ve ben bu her iki grubu da sevmeme rağmen “untitled” denilince benim aklıma gelen şey, Interpol’un şarkısıdır. Bir gün konserini izlemeyi en çok istediğim gruplardandır Interpol, çünkü açın izleyin internetten canlı kayıtlarını, sahnede inanılmaz güzel çalıyorlar. Şarkıları hem albüm kalitesinde çalıyorlar, diğer taraftan hem de ayrı bir boyuta taşıyorlar. Nasıl yani demeyin, izah etmeme Türkçem yetmez! Ben burada “olağanüstü güzel görselinden ötürü” bence bir sanat eseri olan orjinal videosunu paylaşıyorum ama canlı kayıtlarını izlemenizi de şiddetle tavsiye ederim! yeri gelmişken; şiddetin her türlüsüne karşıyım, ama buradan bakınca içinizde hak edenler varmış gibi gözüküyor! bilemedim! (iyice Huysuz Virjin’e bağladık, hayırlısı!)

11 – The Last Shadow Puppets – “my mistakes were made for you” : Al bir sanat eseri daha! Şimdi öncelikle dayak yemeden buraya kadar gelebildik çok şükür! İçkim bittiği için nasıl ifade edeceğimi bilmiyorum bu şarkıyı! Çünkü kardeşim bu şarkı dönerken ayık kalamazsın, kalmamalısın yani! (kolonyayı sek ve buzlu olarak denedim şimdi, hiç bana göre değil!) Alex Turner’in müridiyiz zaten. Sheffield’lı 86 doğumlu tıfıl bi çocuğun henüz 20 yaşına gelmeden, arkadaşlarıyla kurduğu Arctic Monkeys ile önce İngiltere’yi sonra dünyayı sallaması potansiyeli hakkında fikir vermişti herkese. Üzerine Miles Kane ile kurduğu diğer grubu (yan projesi) “the last shadow puppets” ile ortalığı bir kez daha ateşe verdi piç kurusu! (sevdiğimden sataşıyorum olm!) “the age of understatement” hala gözü kapalı sayacağım en iyi albümlerin içindedir. Çıkış şarkısı “my mistakes were made for you”, Turner&Kane’in birlikte ne kadar tehlikeli bir ikiliye dönüştüklerinin resmidir. Güzel demek kesmez, damar diyerek de tam olarak betimlemiş sayılmayız. Eli yükseltip şunu söyleyeyim; bunu sevmeyen benimle arkadaş kalmasın ya! Cidden! (ayriyeten şu videonun güzelliğine bakar mısınız?)
Bruno Falconeri
NOT: Kaynak, http://brunofalconeri.blogspot.com .
Çaldım, böyle yazmaya devam etsin, yine çalarım yine çalarım!
 
 
Yorum yapın

Yazan: 01/02/2013 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Killing Moon

Zen Diamond – Işığın Efendisi

Bugün elimde kahve fincanları ile tam salondan çıkarken televizyondan kulağıma çok hoş bir reklam müziği geldi. İnternetten neymiş bu şarkı diye bir bakayım dedim 2 saat bilgisayara takılı kaldım. Zen Diamond “Işığın Efendisi” reklam filminin müziğiymiş ve reklam filmi için şarkının sözlerini değiştirmişler. “Killing Moon” şarkısı aslında bir Echo & The Bunnymen şarkısı, Donnie Darko filminin soundtracklerinden biri, Audi’nin Superbowl reklamının da müziği… Echo & The Bunnymen’in orijinal versiyonunun başarısı zaten tartışılmaz fakat Nouvelle Vague tarafından da pek güzel coverlanmış. Dinleyiniz, dinletiniz…

Nouvelle Vague – Killing Moon

Echo & The Bunnymen – The Killing Moon

Audi 2012 Game Day Commercial – Vampire Party

— Özge

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Amélie soundtrack – La Noyée – Guitar&Flute

“hayat kısa
kuşlar uçuyor”

Cemal Süreya

– Emin

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bulut Atlası’nın Ardından

Bulut Atlası’nın Ardından

Fragmanını izlediğimden beri, bu filme gitmek için can atıyordum. Sonunda benim girişimlerimle kalabalık bir arkadaş grubu toplandık ve Cumartesi akşamımızın 3 saatini bu filme ayırdık. Filmin ardından hepimiz karışık duygular içindeyiz. 🙂 Bir arkadaşım, uzun bir süre benim seçtiğim filmlere gitmeyeceğini beyan etti. Diğerleri o kadar da kötü olmadığını söylediler. Aslında filmin ana teması karma, reenkarnasyon, “ne ekersen onu biçersin” felsefesi üzerine kurulu. Er ya da geç, iyi ya da kötü, bütün yaptıklarının bedelini ödersin mesajı veriliyor. Fakat aynı aktör 8 farklı rolü, 10 dakika içinde ve 5 farklı zaman diliminde oynayınca, insan haliyle takip etmekte zorlanıyor! Avustralya’da filmi seyreden bir kadın, bitince ayağa kalkıp “Teşekkürler Tanrım” demiş! Ama gerçekten kostümler ve makyajlar çok başarılı. Oyuncular da rollerinin hakkını vermişler. Komutan Hey-Ço-Çen (eminim böyle yazılmıyordur ama idare edin artık) rolünü Keanu Reeves oynasa yakışırdı sanki. Gel gelelim, herkesin seveceği bir film değil. Ama ben yine de zevk aldım. Aslında filmi en güzel diardi özetledi. Affınıza sığınarak paylaşmak istiyorum: “Bugün yediğin hurmalar, yarın g.t.nü tırmalar!”:)

Solenzara

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Eat pray love – The Long Road

Kitabını da filmini de uzun süre reddetmiştim..Aman işte bunlar popülist mevzular,modern zaman insanlarının boşluk duygularını sömürüyorlar bla bla..

Hatta kitap birkaç yıl önce, önüme doğüm günü hediyesi olarak düştü de o derece kabalık edip suratına bakmadım “Best seller okumam ben” diye hava da yaptım..Filmi seyredip beğenen bir arkadaşım CD sini getirdi, ayıp olmasın diye aldım eve koydum. Seyredeyim diye bile düşünmedim bir kez..

Sonra günlerden bir gün..Tv paketinde bir sorun çıktı ve aynı gece evde birkaç lambayı aynı anda patlatmayı başardım..Üstüne üstlük uyku da bir türlü tutmadı..

Yapacak birşey kalmadı, bir film seyredelim de bugün güzel bitsin bari kararıyla, filmleri karıştırmaya başladım.  Seyredilmedik tek bir film bile kalmamış..O’nun dışında yani..Halbuki ne çok severim Julia Roberts’ı da, Javier Bardem’i de.. Allahım teknoloji yoksunluğunun beni düşürdüğü duruma bak bu filmi izliycez artık napalım …

“Günlerini nasıl geçireceğini bilmeyen” Elizabeth Gilbert’ın hikayesini anlatan Ye/Dua Et/Sev (Eat/Pray/Love) filmininden bahsediyorum. Hani o “modern dünyanın kadınlar üzerine kurduğu baskıyı hafifletmek için haplaştırılmış Amerikan filmleri” kategorisine koyduğum film/kitap..

İyi ki seyretmişim.. Üstümüze her geçen gün ne anlamsız yükler biniyor hatta kendi korkularımızdan düşmanlar yaratıyoruz kendimize..O amaaan dediğim filmin konusu bu işte..Şu koca dünyada nasıl yaşayacağını bilmeyen insan hali..

Halbuki bütün dünya , kadın erkek farketmeksizin bunun peşinde değil mi..Bu dünyada nasıl vakit geçecek? Oku, iş bul, evlen, ev al, yazlık al, çocuk yap..Hatta her yıl mutlaka çok yıldızlı otelde mümkünse yurt dışında tatil yap, iphone ile bol bol fotoğraf çek onları olay yerinden instagram a yükle hatta dönünce de facebook a albüm yap..Arkadaşlarını da tembihle like etsinler..İyi mi…

Bize öğretilen hayat yaşama/vakit geçirme yöntemi bu değil mi? Bunlardan herhangi bir tanesi eksik olduğunda, eksikliğini kişisel olarak hissetmesek bile birileri sanki ev ödevimizi eksik yapmışız gibi davranmıyor mu? Ah yazııık hiç yurt dışına çıkmadın mı? Ulen salak, sen Türkiye’de kaç şehir gördün ki yurt dışının nanesini yiyosun? Ah canım yaa sen de işte bi türlü dikiş tutturamadın ha iş mi beğenmiyosun yoksa? Ulen gerizekalı iş mi var gözünü sevdiğimin ülkesinde sanki kapıma gel çalış diyolar da ben gitmiyorum..

Ah yaa, sen de bi türlü evlenemedin be kızım ? Adam gibi adamlar geldi kapımıza dizildi de,  ben çok bayılıyorum senin gibi salakları dinlemeye , sırf sana söz yaratmak için evlenmedim..

Aman ya sen de bir türlü şu teknolojiye ayak uyduramadın alalım sana bi iphone (ki bu diyaloğun, açalım sana da artık bi facebook hesabı versiyonu da vardı, duydu bu kulaklar)// Bedava dağıtıyolar di mi telefonu da hattını da? Her neyse uzayıp gider bu liste…

Siz isteyin ya da istemeyin..Sürekli, bir tick atmalısınız listeye.

Peki, üstünüzdeki rolleri çıkarsalar alsalar üstünüzden , nasıl birisi olursunuz? İşinizi mesela..O sandalyeyi çekip alsalar altınızdan..Ha hiç yaşamadık mı sanki işsizliği de gördük diyebilirsiniz..Süreli bir işsizliği değil, hani bir iş yapan/çalışan olma rolünü kastediyorum..Evde kendi kendine vakit geçiren bir Ali ya da Veli olabilir misiniz?

Eşiniz /sevgiliniz mesela? Uzuuun yıllardan sonra hiç olmamış gibi olsa? Bunu “tek başınıza” kaldırabilir misiniz? Bir koca mortgage kredisini tek başına ödemek zorunda kalsanız mesela? Mesela son okuduğunuz okulun diploması geçerlilğini yitirse aniden?

Bunlarsız,onlarsız şunlarsız..Hatta “akıllı telefonsuz” olmayan, olmazsa olmazlarımızla dolmuş hayatlarımızda..

Kim istemez şööyle bir içsel yolculuğa çıkmayı..Astral değil ama. Gerçeğinden şöyle..  Meditasyon olsun uzun yürüyüşler olsun dalış olsun (kendi içine dalış) kim istemez? Hem Hindistan uzaktan insanı çağırmaz mı?

Ahh seçe seçe şunları bunları seçtiğimin dünyasında..Bir gökyüzü, bir uzun düzlük, bir bisiklet, bir biz kalsak..Kendimizi sevmeye sevilmeye bırakabilsek, yalın, en düz halimizle..Affedebilsek kendimizi ve herkesi, dua etsek birbirimiz için..Oyunsuz gülsek..Şükretsek bol bol..Üstüne de güzel yemekler yiyip güzel şaraplar içsek..

Bu kadar basit aslında herşey..”Herşeyimizsiz” de herşeyiz aslında..

Sabah gurusu gibi oldum yine 🙂  Uyandığım şu güzel sabahın niyetine, uzun yolumuzu anlatan filmin güzel şarkısı da sizlerin nacizane beğenisine sunulur efenim…

@silverland

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: