RSS

Aylık arşivler: Ocak 2016

Diriliş Leonardo!

“Bir Avuç Dolar”, “Birkaç Dolar İçin”, “İyi, Kötü ve Çirkin”, “Batıda Kan Var” ve “Cinema Paradiso” gibi sinema dünyasının unutulmazları arasında yer alan filmlerin müziklerine imza atan Ennio Morricone’ye 2006 yılında el birliği ile Oscar heykelciği verilmesi için kampanyalar düzenlenmiş, duygusal baskıya dayanamayan akademi de izleyicilerin ısrarının da büyük etkisiyle Morricone’ye “film müziği sanatına olağanüstü ve çok yönlü katkısından dolayı” Oscar Onur Ödülü vermişti.

Dün akşam Leonardo DiCaprio’yu yine Oscar adayı yapan The Revenant’ı (Diriliş) izlerken Morricone geldi aklıma. Kaderleri benzer, DiCapriodicaprio da daha önce 4 kez aday olup heykelciği evine bir türlü götüremeyenlerden. Innaritu’nun inadı münasebetiyle ayı boğuşması sahnesi dışında filmin dijital ortamda çekilmemesi ve muhteşem doğa manzaraları kesinlikle iyi olmakla birlikte DiCaprio’nun oyunculuğunun hastası da olmadım hani. Heykellenir mi, heykellenmez mi diye konuşurken, filmin yapımı üzerine biraz daha okumam gerek dedim de…

Vikipedi’de şöyle denmiş, “Leonardo DiCaprio vejetaryen olmasına rağmen filmin bir sahnesinde gerçekten bir yaban öküzünün karaciğerini yemiştir ve hayvan cesetlerinin arasında uyumuştur.”

Saygılar.

Diardi

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Aklımda hala rüzgarda uçuşan saçları, özgürlüğüne koşan yabani atlar…

Rivayet ederler ki, Orhan Pamuk roman yazarken 8 ila 10 editörle çalışır, yazdığı her bir sayfayı noktasını koyar koymaz editörlerine yollarmış. O editörler de parça parça metni söker, kitabın neresine, hangi bölümünün geleceğine karar verirlermiş. Ancak daha da önemlisi, Orhan Pamuk kitabını yazarken bir yandan da hangi dillere çevrileceğinin hesabını yapar, kelime seçimini bile ona göre belirlermiş. O nedenle, anlatan çevirmenin yalancısıyım, bir romanında Kars’taki bir kahveden bahsederken İngilizce’ye “cafe” olarak çevrilmesinin istediği oryantalist etkiyi vermeyeceği düşüncesi ile mekanı “çayevi” olarak tanımlamış ki “teahouse” olarak çevrilebilsin. Ya da üstün coğrafya bilgisi ile donanımlı Batılı okurların işini kolaylaştırabilmek için başka bir kitabında, yine anlatanın dediğine inanarak yazıyorum, Konya’dan “Asya’nın en Batı noktası” olarak bahsedermiş.

Tüm bunları hatırlamamın nedeni aslında sadece Mustang. Bu sene Oscar’a Fransa’nın adayı olarak gösterilen Deniz Gamze Ergüven’in filmi. Son zamanlarda izlediğim, aklımda günler sonra hala kareleri ile kalan tek film oldu. Ergüven de elbette filmin hangi festivallere yollanacağı, dünya çapında anlaşılabilir olması ihtiyacı ile Amerika’da doğaya salınan ve zaman içinde yabanileşen sahipsiz atlara verilen Mustang ismini koymuş filmine. Benimse aklım hep bozkırın Yılkı atlarında kaldı. Yılmaz Güney’in Yol’undan sonra Fransa’da en fazla izlenen Türk filmi olduğunu düşünürsek Ergüven’in stratejisi kesinlikle işlemişe benziyor. Ancak film o kadar iyi işlenmiş ki Mustang-Yılkı atı ikilemine takılmak yazık olur.

Filmin, özellikler kızkardeşi olanların, kızkarderşi ile birlikte şişen, oynayan, sıkılan, sıkıntıdan yeni oyunlar bulan, isyan eden, boyun eğenlerin anlayacağı inanılmaz bir dili var. Anlattıkları ise hep bilindik hikayeler… Güneş Nezihe Şensoy, Doğa Zeynep Doğuşlu, Elit İşcan, Tuğba Sunguroğlu ve İlayda Akdoğan oynamamış. Sanırım daha doğal olamazlardı.

Aklımda hala rüzgarda uçuşan saçları,
özgürlüğüne koşan yabani atlar…

Diardi

yilki

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Gribe tavuk çorbası, iç sıkıntısına Neşeli Günler:)

neseli günler

Tavuk çorbası gribe nasıl iyi geliyorsa, Neşeli Günler (ve bilumum Adile Naşit’li Münir Özkul’lu filmler) ve Füsun Önal da iç sıkıntısına o kadar iyi gelir. Haber izlemeye, gazete okumaya tahammül mü edemiyorsun? Depresyon hırkası giyip kahve üstüne kahve içip acıklı şarkılar mı dinleyesin var? Kendine gelme vakti… Patlat bir Neşeli Günler, Gülen Gözler, ardından da bir Senden Başka ya da Ah Nerede’yi tatlı niyetine..

Sen sağ ben selamet..

@silverland

 

Etiketler: , , , , , , , ,

“İçinden” söyleyenlere gelsin…

Bryant Park

Bryant Park

Sağolsun New York’un beni şefkatle karşılayıp meşhur kış soğuğunu göstermeyişinden faydalanıp, sokaklardır, parklardır, bahçelerdir bol bol dolaştığım günler..Buralarda parklar bahçeler, insanların eğlenme fırsatını kaçırmadan etkinliklere katılabildiği, bir arada güzel güzel vakit geçirebildiği yerler tabi. Ağaçları keselim de bir beton dikelim insanlar toplanmasın, biraraya gelip iki söyleşmesin gibi mantık henüz yok burada. Zaten eni boyu belli bir şehir ama yukarı doğru büyüyor gökdelenler sebebiyle. Şehir halkı topluca klostrofobik olmasın diye, o parklara ihtiyaçları var. O yüzden çok da iyi bakıyorlar, babalarının hayrına değil yani, bakmak zorundalar haliyle.. Hatta bir çoğumuzun ismine aşina olduğu Gramercy Park (işte bunlar hep Amerikan filmi), belli bir mahallenin halkına ait ve anahtarı yalnızca o parka bakan tarihi apartmanların sakinlerinde bulunan “günümüzdeki tek özel park” ünvanın taşıyor ve ona göre korunuyor:)))

Konuya dönüyorum; Yılın özel zamanlarında, büyük şehirler insanı biraz zorluyor, birşeyler dayatıyor. Dinlediğiniz müziğe kadar hem de.. (Demet Akalın yeni albüm çıkarınca İstiklal Caddesi’ndeki tüm mağazalardan aynı şarkının yükseldiğini hatırlayınız). Özellikle son bir buçuk aydır, “Jingle bells” ve “Christmas tree” şarkılarının parklarda, mağazalarda hatta marketlerde bile aşırı dozuna maruz kalmışım..Gezerken müzik dinleme keyfim zaten kalmamış kalabalıktan, gürültüden.. Bu tantana bitti, havalar hazır şahane gidiyorken şöyle kendimi yine parka bahçeye atayım, bakalım yine eğlenecek neler bulmuş bu insanlar derken… Fon müziği kulağıma bir yerlerden çalındı. Gerçekten nereden hatırlıyorum şarkıyı bilmiyorum. Ama sesi ve nakaratı bildiğin hatırlıyorum! Kimbilir hangi filmin karesinden…”Once In A Lifetime”…Vaktinde Frank Sinatra’ya kafa tutan ama yarıştan erken çıkan Bobby Darin söylüyor.

Alakasız şarkıları birbirine benzetme oyunu oynamayı çok seven zihnim sebebiyle, hemen bu kareden çıkıp, bizim oralarda bir başka karenin içine gittim. Bizden bir önceki kuşağın, hatta bizim kuşağın kadınlarının “idolü” Erol Evginli günlere…Şimdi şöyle hafızanızdan geçiyor değil mi birkaç şarkı? Geçsin geçsin iyi gelir. O şarkılar ki, her mevsime, her moda gitmez mi? Sözleri, melodileri derindir ama depresyona sokmaz, insanın diline dolanır ama acılı zamanları hatırlatmaz. Kendi içinde bir dünyadır aslında.. Parktaki şarkı, Erol Evgin’in bir şarkısını hatırlattı. Bütün gün bir onu bir ötekini sokaklarda içimden söyleye söyleye dolaştım..İçimden ama, kimseyi rahatsız etmeden, çaktırmadan..İnsanın içinde bir şarkısının olması iyidir..Kış günü bana iyi geldi..

Belki size de gelir, zamanınız varsa dinleyiverin diyecektim işte, bu kadar lafı sırf bunu söylemek için yazdığıma inanamıyorum:)) Emin’in balkonda konuşuyomuşuz gibi geldi birden:))

@silverland

 

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: