RSS

Etiket arşivi: Youtube

Güvenç Dağüstün – Gecelerim

Bu sabah babam ve Güvenç Dağüstün’le birlikte uyandık. Pek sohbet yoktu ortamda ama nedense dinlese seveceğini düşündüm babamın Güvenç Dağüstün’ü. Kesin severdi.. Sonra yaşasın youtube derken bu şarkı çalmaya başladı. Babam Doğan Canku’yu severdi, muhabbetleri de vardı hani. Hele gitar çalışına bayılırdı. Sonrası.. iyilik güzellik.guvenc dagustun

 

Diardi

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , ,

Gidersin, gülüşün fotoğrafında, öfken tweetinde takılı kalır…

Google çubuğuna adını yaz ve neler çıktığına bak. Bugüne kadar kaç fotoğraf paylaştın facebook’ta? Kaç tweet attın, kimlerin nelerini like’ladın. Nelere gülen surat yaptın ya da göz kırptın. Ya yorumların? Eleştirdiklerin ya da kahkaha attıkların, esprili yanıtların falan diyorum. Tatillerini falan da koymuşsundur sen şimdi hesabına. Instagram yaptığın yemekler ya da kokteyller ile yıkılıyor olabilir. Kedin, köpeğin, kuşun… İş yerinden arkadaşlarla öğle yemekleri, en yakın arkadaşlarınla ev halleri. Hatta youtube’da videolarınız bile vardır belki hani… Şöyle bir derinine inilse anneannenin kızlık soyadının ikinci ve dördüncü harfi bile çıkabilir!michael jackson
Daha önce de yazmıştım ya Black Mirror’da tam olarak bunlarla ilgili bir bölüm vardı. Sen ölürsün ama gülerkenki yüzün Instagram’da takılı kalır, sarhoşken söylediğin şarkıdaki sesin sonra.. öfkenin kelimeleri twitter’da.. her neyse, üşenmeyin, seyredin. 
Bu şarkıyı duyunca da tam olarak bu geldi aklıma. Adam gideli ne kadar zaman oldu ama sanırsın stüdyoda albüm hazırlığında hala. Michael Jackson’dan tüm özleyenlere gelsin Love Never Felt so Good.
Diardi ​
 
1 Yorum

Yazan: 11/07/2014 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

Edebiyat, Gezi, popüler kültür ve diğerleri…

Suç ve Ceza’yı okurken kriz geçirmiştim. Elbette bir dünya klasiği yaratan Dostoyevski’nin bir suçu yoktu ancak benim zamanlamam baya bir yanlıştı. Sen tek tuşla her sabah bilmem kaç yüz kişiye mail at, sonra vicdan azabını kağıda dökebilmek için yataklara düşen Raskolnikov’u anlamaya çalış. Gerçekten her şey zamanında yapılmalı. Dünya klasikleri de mümkünse belli bir yaşa kadar okunmalı, bitirilmeli, fikir edinilmeli, çok isteniyorsa detaylı ikinci okumaları ileri yaşlarda yapılmalı. Hele hele yeni çevirilerini dönüp dönüp okuyabilen insanlara ayrıca bir hayranlık besliyorum. 
 
Okumak istediğim kitaplara asla yetişemeyeceğim hele böyle her gün yenileri eklenirken. Artık öyle bir “maruz kalma” hali yaşıyoruz ki, sadece kitaplar ya da gazeteler değil okumak istediklerim, internet ve sosyal medyadan da yüzlerce sayfa yağıyor her an ekranıma. Sadece günceli takip etmek bile 7/24 çaba gerektiriyor. Okuyucu olmanın yetmediği, bir figür olarak sosyal medya içinde yer almaya çalışmak ise ayrı bir sorun. İnsanların garip endişeleri türedi. Sosyal medyada bir şey paylaşmak da dert. Bir yanda Ali İsmail’in annesi, elinde yavrucağının fotoğrafı ile onu döve döve bu dünyadan alanlara seslenirken, “doğru yazılışını asla ezberleyemeyeceğiniz 20 kelime” paylaşımları ile 30 saniye de olsa gülmeye eriniyor insan. Çoğu zaman gizli gizli attığı kahkahalar bile boğazına düğümleniyor. 
 
Bir başka açıdansa, her şeyin birbirine girmesi edebiyatımızı da kötü etkiledi. Kötü etkiledi diyorum çünkü bugün yazılan ve piyasaya sürülen kitapların pek çoğunda artık gözle görülür derecede popülerlik kaygıları söz konusu. Bu konuda Ahmet Ümit, ne yazık ki attığım tweetleri yaptığı retweet’ler arasına alınmaya layık görmese de, son romanı ile beni fena derecede hayal kırıklığına uğratanların başında geliyor. Biliyorum, telif konusu öyle beter bir noktadaki, insanların telif gelirleri ile hayatlarını sürdürecek parayı kazanmaları ve yeni şeyler üretmeleri mümkün değil. Öte yandan da satış rakamlarını artıracağım diye roman daha piyasaya sürülmeden her televizyon kanalına konuk olmak, anlata anlata romanda merak edilecek bir küçük paragraf dahi bırakmamak da bana biraz garip geliyor. Ki sen bir polisiye yazarısın… Ama bence daha acısı, artık romanların sadece pazarlanmasının değil yazılışının da popüler kaygılar taşıyor olması. Zeka oyunlarından, betimleme meziyetinden uzak ama bir yerinde mutlaka Gezi’ye, polis şiddetine, kadın şiddetine, rant gelirlerine dokundurarak belli bir kesimin takdirini kazanmaya çalışmak, biliyorum hoşlanmayacağınız bir kelime olacak ama, edebiyatı “ucuzlaştırıyor”. 
 
donusBu sorunla karşılaştığım son roman da Ayşe Kulin’in Dönüş’ü oldu. Akıcı dili, detaylandırmalarındaki inceliklerle her zaman okumaktan zevk aldığım Kulin de Dönüş’te Ahmet Ümit’le aynı kaygıya düşmüş. Eşcinselliği işlemesi konusunda son günlerde basında yer alan Melik Gökçek’li tartışmalarından bahsetmiyorum. Bu kez Çamlıca’ya yapılması için proje yarışması açılan cami malzeme olmuş. Belki, nefret ettiğim bir tanımlama ile, “sanatçı duyarlılığını” romanına yansıtmak istemiş Kulin ama “Sultanahmet’in kopyasına birincilik veren jüriyi eleştiren bir yazı yazdığı için politik kaygılarla işten çıkarılan ve hayatını Ege’nin huzurlu kıyılarında sürdürmeye karar veren bir mimar” bana yine biraz zorlama geldi. İşin kötü yanı, tweeter’da saniyede binlerce tweet ekranınızda nehirler gibi akarken, her saniye Youtube’a 60 dakikalık videolar yüklenirken, 4,5 milyar yaşındaki dünyanın tüm bilgisinin yüzde 90’ı son iki yılda üretilmişken… bu duyarlılığı, bu kaygıları dile getirmek ve daha hatırlanabilir kılmak için başka bir şeyler yapmak gerekiyor gibi geliyor bana. Düşünsenize, artık elinden akıllı telefonunu düşürmeyen, tabletsiz nefes alamayan ancak kitap ile “gözükmekten” utanan gençler var hayatımızda. Gençlerin ve potansiyel yeni okuyucuların ilgisini çekebilmek için kalemine yeni kavramlar eklemek elbette gerekli ama sanırım bunu yaparken temel çıkış noktasının kaçırılmaması şart.
 
Diardi
 
Yorum yapın

Yazan: 05/02/2014 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yalnızlık Paylaşılmaz Senfonisi

Kimi zaman hiç bir şey yokken ortada bir anda dünya tepe taklak olmaya niyetlenir. Sonra etrafındakilerin sesi ve nefesi ile umut bulacağım derken bir kez daha tepe taklak olursun.

 Aklına ergenlikte yazdığın şiirin dizeleri gelir.

“Daha ana karnında anladın

Herkes tek gelir dedin

İstisnalar ya ikizlerdi

ya da mükemmeller”

sadri alışıkSonra içindeki sancı, yara artık o her ne ise vücudunda sanki onmak nedir bilmeyen bir yara gibi sızlar durur.Yine de bilirsin içten içe. Bir gün her şey yoluna girecek ve seninle kahkahaları paylaşanlar yine paylaşacaklar kahkahaları… Ne de olsa iyi günde… ve pek tabii iyi bir günde gülmektir esas olan….Biliyorum, insan yaz günü yalnızlık çekmez. Partilerde kaçamaklarda, kısa kollu günlerde ya da ramazanda yalnızlık çekmez. İnsan her daim yalnızdır da bir türlü yalnız olduğunu kabul etmek istemez. Sözüm kendime, başkasına zerre kadar ucu dokunuyorsa yalnızlığımda boğulayım!

Not: Gezi Parkı eylemleriyle yalnız olmadığını sanan, Çok yalnızım be atam diye bağıran siyasi gündeme gönderme niteliği taşımayan, sürrealist bireysel bir pazartesi iç konuşmasından başka bir tezahürü yoktur metnin; şu altında her şey çoktan söylenmiş gökkubedeki yankısında

Morrisse Eserese

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Mabel Matiz – Aşk Yok Olmaktır


Youtube enteresan bir coğrafya. İzlediğiniz şey biter bitmez, izlemek isteyebileceğiniz alternatifler geliyor ekrana. Ordan yola çıkarak kaybolmanız, kendinizi en olmayacak şeylerin içinde bulmanız her an olası..

Benim başıma da az önce tamamen bu geldi. Destina’nın şarkısını dinledim, arkasından bir alternatifi tıkladım. Ardından bir tane daha, bir tane daha derken Mabel Matiz ismi dikkatimi çekti. Ben duymuştum sanki bu ismi, derken gevrek sesini tanıdım ama şarkıyı da tanıdım sanki. Ki Mabel Matiz benim daha öncesinde öyle oturup uzun uzun dinlediğim biri değil. Ay yok bu şarkı… Yıldız Tilbe söylemiyor muydu bunu ya?!?


Yorum farkı tam olarak buna denir. Hani seversiniz sevmezsiniz bilemem ama benim için yırtılmakla cırlamak arası bir noktada Yıldız Tilbe yorumundan sonra “bu şarkı eğlenceli de olabiliyormuş” dediğim bir yorumu var Mabel Matiz’in “Aşk Yok Olmaktır”a. Bu arada dersimi de çalıştım tabii. Resmi web sitesindeki biyografisi şeker bir cümle ile başlıyor:

“Mabel adını Kumral Ada Mavi Tuna adlı romanda yer alan Tuna karakterinin takma adından alır. Matiz ise, müziğini en iyi tanımladığına inanarak adına eklediği ve «çok sarhoş, düşkün kimse» anlamlarına gelen eski yunanca kökenli argo bir kelimedir.”

Demek hala ona hayal kurduran karakterlerin peşinden gidenler var, ne güzel… Benim aklıma da Mabel deyince çikolata gelmişti. (Aslında ben Şeker Portakalı’nın Pepe’si olmak değil Adam’ına sahip olmak isterdim sanırım, neyse…)

Şu cümle de etkileyici bakın:

“Teoman’ın “Aşk ve Gurur” albümünde yer alan “Sahilde Bir Sarhoş, Göksel’in “Bende Bir Aşk Var” albümündeki “Yarım Kalan Şarkı” ve Cey’lan Ertem’in “Ütopyalar Güzeldir “ albümündeki “Cennetin Irmakları” adlı şarkıların söz ve besteleri yine sanatçı Mabel Matiz’e aittir.”

Ben yine nerden nereye geldim. Bana bakmayın, bir de siz dinleyin bakalım, beğenecek misiniz…

Diardi

 
Yorum yapın

Yazan: 04/03/2013 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

best of damar 2

Listeye ikinci bir 10’luk deste eklemek ne zamandır aklımdaydı da işten güçten fırsat olmamıştı. Bu ikinci desteyi 11 – 20 arası olarak numaralandırıyorum (sanki Grammy dağıtıyormuş gibi bi havalar, bi şeyler!)
içkilerinizi aldıysanız başlıyorum o zaman;

20 – Brainstorm – “Lonely feeling” : Brainstorm’la tanışmam güzel albümleri “Four shores” ile olmuştu. CD’sini ilk aldığımda uzunca bir süre “Thunder without rain”den ötesine geçmediğim için albümdeki asıl güzelliği geç fark edebildim. Müzikleri, videoları ve tarzlarıyla tam bir Amerikalı izlenimi veren grubun Letonyalı olduğunu öğrendiğimde epey şaşırmıştım. (aynı duyguyu Beirut’un Amerikalı olduğunu öğrendiğimde de yaşamıştım. Beirut ve Brainstorm ülkeleri değiştirse kimse yadırgamaz!)
“to be lonely” olarak da bilinen “Lonely feeling”in sözlerine bakmak bile yeterli, böyle güzel güfteleri (!) pek göremiyoruz artık;

“All songs should be happy
Actors young and soap operas crappy
Movies are x-rays
Our destinies are choosing our ways
And what should we do?
To enjoy life the most
Or hiding like ghosts?
All is well, only
This is such a lonely feeling
This is such a lonely feeling”

19 – Violent Femmes – “color me once” : Yine bir film neticesinde bağlanılan şarkılardan. Zira rahmetli Brandon Lee’nin çekimleri esnasında bu dünyadan göçtüğü ve kalan sahnelerinin bilgisayar yardımıyla çekilip kurgulandığı rivayet olunan kült film “The Crow” da duymuştum şarkıyı ilk kez. (bu arada o filmin soundtrack’i ayrı bir yazı konusu olabilir. Hatta düşündüm de bir bütün olarak o filmin soundtrack’ini aşan bir film yok sanırım!) Sonrasında Violent Femmes külliyatını keşfetme şansı tanımıştır bana bu şarkı (sanki Amerika’yı keşfediyor, laflara gel!) Sonuç; Gordon Gano büyük adam, r.i.p. Brandon Lee.. şu filmi de en yakın zamanda tekrar izleyeyim!

18 – Incubus – “Love Hurts” : Son albümünü saymazsak her zaman sağlam işer çıkartmıştır Incubus! “pardon me”, “anna molly”, “megolomaniac” olsun her daim sevmişimdir, 2007’deki İstanbul konserine gidememek çok koymuştu zamanında! (yeri gelmişken; perşembe günü konser mi olur lan allahsızlar!!) Light Grenades’in içinde “dig” gibi daha güzel şarkılar da mevcut ama konumuz damar ise konsepti bozmayalım; grubun canlı kayıtlarını topladığı şukela dvd’si “look alive”da da yer alan (ki dvd’nin orjinali bende mevcut, isteyen güzel female arkadaşlarla paylaşabilirim!) canlı yorumu ile “love hurts” bu listeye buradan girer hacılar!

http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=Vg1jyL3cr60

17 – Portishead – “Roads” : Öncelikle bir itiraf; benim Portishead ile tanışmam çok yenidir. 2-3 sene var ya da yok. Sonrasında şu aşağıdaki şarkıyı dinleye dinleye beynimin döndüğü günler olmuştur. Hele ki aşağıdaki canlı kaydı nefis. Ne kadar da sade, bir o kadar güzel. Fazla söze ne hacet, Beth Gibbons söylemiş işte;

“I got nobody on my side
And surely that ain’t right”

 (siz üzerinize rahat bir şeyle alın, ben de içkimi tazeleyip geliyorum panpalar!)
16 – msg – “nightmare” : Michael Schenker Group; namı diğer msg! Eski bir grup ve eski bir şarkı! Lise yıllarında bir arkadaşım tanıştırmıştı beni (Fırat, büyüksün!)  Kasetini çektirmiş ve dinleye dinleye aşındırmıştım (kaset çektirilen yıllar, vay be! viva 90’lar!) “anytime”, “doctor doctor” bilimum şarkıları ezberlemişsem de; Nightmare’in yeri ayrıdır. Hem dil özürlüsü olan benim için bile kolay anlaşılır sözleri, hem gitar çalamayan birisi olarak benim bile gitarın tek teliyle atabildiğim giriş intro’suyla az havasını atmamış, ekmeğini yememişimdir bu şarkının. Helal et msg! (dipnot: üniversite yıllarımda taşınma esnasında kaybettim o kasedi, o zamandan beri taşınmayı hiç sevmem! Ay heyt göçebe kültür, ay lav “oturun lan işte kurtlu musunuz ekolü”)
15 – rhcp – “under the bridge” : Aslında bu onluk liste için fazla “büyük” ve “mainstream” bir grup kaldı Red Hot Chili Peppers, farkındayım. Ama şu şarkıyı bilip de hastası olmayan birini bulmak, ortalama bir Yılmaz Özdil yazısında demagojiden uzak zeka ürünü bir satır bulmak kadar zor! Antony Kiedis’in, grubun overdose’a kurban giden gitaristi Hillel Slovak’ın kaybının ardından, yaşadığı hayat, şehir, uyuşturucu, vs.’nin tribiyle kaleme döktüğü şarkıdır. Frusciante’nin girişteki gitar intro’su en taş kalpleri bile hüzünlendirir. Eylül’deki İstanbul konserinde bu intro girer girmez kalabalığın halini görmeliydiniz! Çakmaklar yandı, sevgililer daha bir sarıldı, boğazlar düğümlendi, “yaşlanıyoruz anasını satayım” düşüncesi kafalardan kafalara yol aldı! Tek eksik Frusciante’ydi belki ama olsun. Konser sonrası çektiğim tüm yol sıkıntısını tek şu şarkıyı canlı dinlemiş olmaya helali hoş ediyorum! güzeldi be!
14 – Eddie Vedder – “long nights” : Bir önceki listeyi bilenler gelmiş geçmiş en sevdiğim şarkının “black” olduğunu hatırlarlar. Pearl Jam sevgimizi yinelemeye hacet yok, dünya döndükçe şarkıları da döner umarım. Bununla birlikte Eddie Vedder solo olarak da sağlam işler çıkarır her zaman (bkz; ukulele songs!) 
yine Sean Penn’in çok güzel filmi “into the wild”ın müziklerini üstlenmişti. (yeri gelmişken Sean Penn ve Eddie Vedder’in isimlerinin buluştuğu filmler boş çıkmıyor zaten; “dead man walking”in müzikleri de Vedder’ındı) işte Vedder’in “into the wild” için yaptığı şarkılardan biri “long nights”. Şarkıyı dinlemeniz yetmez, bence tam olarak hissetmek için filmi de izlemek şart; uzun uzadıya anlatmaya kalksam sayfalar yetmez! Ben gaza getirmesi için aşağıda kuple bırakıyorum, izlemeyen kalmasın bak! Acun seyretmekten pelteye dönen beyninize de bi oksijen olmuş olur! (sözcü gazetesi tipi mesaj kaygısı!)
13 – Björk – “i’ve seen it all” : Lars Von Trier’in kült filmi “dancer in the dark”da Peter Stormare ile söyler bunu Björk. O yüzden albümdeki (Thom Yorke’un eşlik ettiği) versiyonu tabii ki daha güzel. (neticede Stormare çok sağlam bir oyuncu abimiz olsa da iş yorumculuğa gelince Thom Yorke ile kıyaslayamayız haliyle.) aşağıdaki videoda her ne kadar Thom Yorke’un ismi yer alsa da filmin içinden birebir sahne olduğu için söyleyen Stormare! (yanlışsın youtube!) ama siz Thom Yorke’lu versiyonunu da bulup dinleyin! Onun linkini ayrı kopyalayamayacağım şimdi, onu da bi zahmet siz bulun! Dilerseniz çayınızı koyup portakalınızı soyup ayağınıza da ben getireyim! Her şeyi hazır beklemeyin! Öyle bir dünya yok! (içkim bitti, ayar oldum!)
12 – Interpol – “untitled” : Aynı isimde hem “Cure” hem de “Smashing Pumpkins”in şarkıları olmasına rağmen ve ben bu her iki grubu da sevmeme rağmen “untitled” denilince benim aklıma gelen şey, Interpol’un şarkısıdır. Bir gün konserini izlemeyi en çok istediğim gruplardandır Interpol, çünkü açın izleyin internetten canlı kayıtlarını, sahnede inanılmaz güzel çalıyorlar. Şarkıları hem albüm kalitesinde çalıyorlar, diğer taraftan hem de ayrı bir boyuta taşıyorlar. Nasıl yani demeyin, izah etmeme Türkçem yetmez! Ben burada “olağanüstü güzel görselinden ötürü” bence bir sanat eseri olan orjinal videosunu paylaşıyorum ama canlı kayıtlarını izlemenizi de şiddetle tavsiye ederim! yeri gelmişken; şiddetin her türlüsüne karşıyım, ama buradan bakınca içinizde hak edenler varmış gibi gözüküyor! bilemedim! (iyice Huysuz Virjin’e bağladık, hayırlısı!)

11 – The Last Shadow Puppets – “my mistakes were made for you” : Al bir sanat eseri daha! Şimdi öncelikle dayak yemeden buraya kadar gelebildik çok şükür! İçkim bittiği için nasıl ifade edeceğimi bilmiyorum bu şarkıyı! Çünkü kardeşim bu şarkı dönerken ayık kalamazsın, kalmamalısın yani! (kolonyayı sek ve buzlu olarak denedim şimdi, hiç bana göre değil!) Alex Turner’in müridiyiz zaten. Sheffield’lı 86 doğumlu tıfıl bi çocuğun henüz 20 yaşına gelmeden, arkadaşlarıyla kurduğu Arctic Monkeys ile önce İngiltere’yi sonra dünyayı sallaması potansiyeli hakkında fikir vermişti herkese. Üzerine Miles Kane ile kurduğu diğer grubu (yan projesi) “the last shadow puppets” ile ortalığı bir kez daha ateşe verdi piç kurusu! (sevdiğimden sataşıyorum olm!) “the age of understatement” hala gözü kapalı sayacağım en iyi albümlerin içindedir. Çıkış şarkısı “my mistakes were made for you”, Turner&Kane’in birlikte ne kadar tehlikeli bir ikiliye dönüştüklerinin resmidir. Güzel demek kesmez, damar diyerek de tam olarak betimlemiş sayılmayız. Eli yükseltip şunu söyleyeyim; bunu sevmeyen benimle arkadaş kalmasın ya! Cidden! (ayriyeten şu videonun güzelliğine bakar mısınız?)
Bruno Falconeri
NOT: Kaynak, http://brunofalconeri.blogspot.com .
Çaldım, böyle yazmaya devam etsin, yine çalarım yine çalarım!
 
 
Yorum yapın

Yazan: 01/02/2013 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bülent Ortaçgil Kadın Sesi Değmiş Şarkılar

Kaynak: https://twitter.com/ceylan_ertem
13-15’li yaşlarımda gitar çalarken elimde ajanda ile gittiğim Bülent Ortaçgil konserlerini hatırlarım. Gitar akoru satılan alabileceğimiz ya da google’da aratacağımız bir dönem olmadığından, önlerde bir yere oturur, çaldığı şarkılarda bastığı akorlara bakıp, elimdeki ajandaya not almaya çalışırdım. Akşam koşarak eve gelir, henüz çalamadığım şarkılarını not aldığım tablardan çıkarmaya çalışırdım.

Yıllar geçti lisede iletişim okamaya ardından da gazetecilik süreci başlayıp, fotoğraf makinesi boynumuzda yaşama geçince, ben bu kez konserlerde nota hırsızlığı yerine, görüntü hırsızlığı yapar oldum. Tele objektif ile siyah beyaz film taktığım makinemle, Ortaçgil fotoğrafları çeker, akşam da evdeki karanlık odada siyah beyaz fotoğraflarını basardım. Annem ya; kulakları çınlasın, karanlık odada bana yardım ederken, hep sakallı bir adamın fotoğrafını bastı 🙂

Neyse ilişkinin başlarından da bahsettikten sonra düne geleyim. Dün benim için Bülent Ortaçgil dolu bir gün oldu. Odaya gelen kargocunun verdiği paketi açtım. Bir kutu, içinde çok hoş bir resim ve bir not ile karşılaştım. Erken gelen yeni yıl hediyesinin müjdecisi olan notun altında, almayı çok istediğim bir müzik çalar vardı. Düğmesine bastım ve Ortaçgil’in söylediği en sevdiğim Teoman şarkılarından biri çalmaya başladı. “Kimin kimin bu sessiz eller, mor halkalı yaralı gözler, kıyılarıma vuran sen misin” diye.. O an ki hisleri kelimelerle tarif etmek zor… telefonda da edemedim galiba. çok mutlu oldum.

konser
Elimde hediyemle eve geldim. içindeki diğer şarkıları dinlerken, internette “Yılın en büyük internet konseri” diye bir yazı gördüm. Meğer Bülent Ortaçgil, “Kadın Sesi Değmiş Şarkılar” ismiyle Birsen Tezer, Jehan Barbur, Ceylan Ertem ile birlikte konser veriyor ve bu da internetten canlı olarak yayınlanıyormuş. http://www.muzikicinefes.com ve http://www.fizy.com sayesinde ilk kez internetten canlı olarak bir konser izledim hem de en sevdiğim sanatçıların. O an internetin başında olanlar dinlesin diye facebook ve twitter’da duyurular yaptım. umarım etkili olmuştur. Bu çok keyifli bir konseri, evde ayaklarımı uzatarak dinleme imkanı yaratan dostlardan son bir rica lütfen konseri http://www.youtube.com/user/muzikicinefes?feature=watch şuradan paylaşın ki kaçıranlar üzülmesin…

Bülent Ortaçgil – Teoman / Sessiz Eller

– Emin

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: