RSS

Etiket arşivi: Şükrü Erbaş

İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık!

İzmir’in Mersinli’deki eski otogarı, çocukluğum boyunca düzenli olarak gidip ağladığım yerdi. Ablam bazen bir günlüğüne, bazen yaz tatili için gelir. Bir önceki gelişinin üzerinden sadece bir hafta geçmiş olsa bile biz salya sümük ağlardık o otobüs kalkarken. Ben eve kadar arabada hıçkırırken o da 12 saat sızlarmış. Öyle anlatırdı yıllar içinde akraba olduğumuz servis elemanları, şoförler… O yüzden herhalde, hala sevmem otogarları. Zaten zamanla mertlik de bozuldu uçaklar ucuzlayınca demeyeceğim. Biz büyüdük sadece. Hayat hızlandı, araya bir dolu yaşanmışlık girdi. Devran döndü..

Doğduğun yer değil doyduğun yer, demek normal gelmeye, ayrılıklar sıradanlaşmaya başladı. İstanbul’da yaşayıp da aynı şehirde yaşayan arkadaşlarıyla görüşmeye fırsat/olanak/zaman/para bulamadığı için facebook kullanan bir sürü insan tanıyorum şimdi. Çekirdek aile gibi çekirdek arkadaş grupları ile yaşar olduk. Az eşya, az insan felsefesi hepimize iyi geldi ya da biz kendimizi kandırdık. Ben mesela, göstermelik sosyalleşir olmuşum zamanla. Z öyle diyor. -mış gibi yapıyormuşum.

Bu yazıyı sürdürmek çok zor.. söyleyecek ve söylenemeyecek çok şey var.
O yüzden en kolayı, senin bana öğrettiğin gibi sözü Şükrü Erbaş’a bırakmak..

Çünkü canım Silverland, sen uzun bir tatile gidiyorsun şimdi.bestfriends
Döndüğünde eksik noksan, hayat devam ediyor olacak, seninle yeniden şenlenecek.
Şimdiden özledim..

Diardi

SENİN KORKULARINI BENİM İNCELİĞİMİ

Ayrılık ne biliyor musun?
Ne araya yolların girmesi,
Ne kapanan kapılar,
Ne yıldız kayması gecede,
Ne ceplerde tren tarifesi,
Ne de turna katarı gökte.

İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık!

İpi kopmuş boncuklar gibi yollara döktüğü gözlerini,
Birer damla düş kırıklığı olarak toplaması içine.
Ardında dünyalar ışıyan camlar dururken,
Duvarlara dalıp dalıp gitmesi.
Türküsünü söyleyecek kimsesi kalmamak ayrılık.

Ödünç sesle konuşan bir kalabalık içinde
Kendi sesiyle silinmek.
Birdenbire büyümesi
Gülüşü artık yaprak kıpırdatmayan bir çocuğun.
İnsanın yaşlandıkça kendi kuyusuna düşmesi
Bir kadının yatağına uzanan kül bağlamış bir gövde.

Saçına rüzgar, sesine ışık düşürememek kimsenin.
Parmaklarını sözüne pınar edememek
Uzaklarda bir adamın üşümesi bir kadın dağlara daldıkça.
Işıklı vitrinlere bakmadan geçmek çarşılardan
Çiçekçilerden uzağa düşmesi insanın yolunun.
Evlerle sokaklar arasında bir ayrım kalmaması
Ayrılık yağmurdan vazgeçiş, sudan üşüme
Yalnızca gölge vermesi ağaçların
İyiliğin küfre dönmesi ayrılık.
Güneşin bir ceza gibi doğması dünyaya
Başını alıp gitmek gibi bir geri dönüş
İki adımından birisi insanın, sevincin kundakçısı,
Hüznün arması, süren korkusu inceliğin.

 

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

Bunalıyoruz çocuk..

bunalıyoruz çocuk bunalıyoruzsunrise
biçim veremediğimiz şeylerin
biçimini alıyoruz

Şükrü Erbaş

 
Yorum yapın

Yazan: 11/03/2015 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , ,

Çünkü Kaçmak İçin Kendinizden Başka Yeriniz Yok!

 

David Renshaw

 

 

 

 

 

 

Fotoğraf: David Renshaw

 

“Neden şiir?”

“o kadar çok neden sıralanabilir ki..

‘Hayır’ diyebilmek için; sığlığın saldırısını durdurabilmek için; iyiliğe ve güzelliğe ayna olabilmek için; edilgen bir seyirci olmamak için; yaşamın bana verdiklerine bir küçük teşekkür için; kendime saygı duyabilmek için; şiir yerine koyabileceğim başka bir becerim olmadığı için; ekmeğin ve aşkın eksiğini tamamlamak için; ölümü hak edebilmek için… tüm bunlar sonsuz sayıda çoğaltılabilir, ama hiçbirisi de tek başına ‘niçin şiir’ sorusunun yanıtını vermeye yetmez. daha akılcı, daha kapsayıcı şöyle bir açıklama yapılabilir sanıyorum: içimdeki duyguya nesnel bir karşılık yaratabilmek için… çünkü dışımdaki dünya bunu vermekten çok uzak.”

Şükrü ERBAŞ

 

Soru: Yıldızların ülkesi var mıdır Edip? Dicle aktığı toprakları seçer mi?

Yanıt: Hani ağlamaklı oluruz da, gülüveririz…

Selva Erdener

 
Yorum yapın

Yazan: 04/04/2014 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

iyimser, geniş, dingin ve turuncu

Gündeminin hızına yetişemediğimiz yalnız ve güzel ülkemiz..Şeytan size de diyor mu bazen, al çantanı çık git, pencerebakma arkana..Ama işte insanın öbür yanı..
Kişisel olarak kirlenebilir insan..Zaman zaman lazım da belki. Peki, etrafa saçmadan, pisliğe batmadan yaşamak..Evliya olmaktan bahsetmiyorum ya..Sade,basit, kendi halindeliği söylüyorum..Bu kadar mı zor? Ne ara bu hale geldi dünya, ne ara düştük bu çukura? Bu kabullenişi nereden öğrendik peki?  Düşünüp içinden çıkamadığımda, önce bir kendimizi temizleyelim azizim diyorum..Bir hesaplaşalım,bir tatlı huzur bulalım önce içimizde..Pencerenin önünde dur bakalım biraz..İçerisi güvenli, bir izle bakalım..Ama her an çantayı alıp çıkacak gibi.
İşte bu düz ovada, bozkırda, ömrümün yaşanabilir halini ancak bu kadar uzatabilirim,bu kadar yetebilirim biliyorum..

Ömrümü Böyle Uzatıyorum

ağaçları suluyorum durmadan

ışığın ve rüzgarın peşinde
uzun yürüyüşlere çıkıyorum.
yerimi çocuklara veriyorum
parklarda ve otobüslerde
çocukları büyüklerden çok seviyorum.
bir genç kızın halka halka gülüşü
duvar diplerinde soluklanan ihtiyar.
aynı hazzı veriyor aynı yalınlıkla
gökyüzünü biçimleyen bulutlar.

eğiliyorum toprak, eğiliyorum sular
bir kıyısız zamana kanat vuruyor
üzerimden uçan bütün kuşlar.
dört mevsim bire indi uzaya uzaya
iyimser, geniş, dingin ve turuncu.
kimseleri kıskanmıyorum artık
kimselere gücenmiyorum
gerilerde kaldı, çok gerilerde
hayatın yüreğime verdiği acı
ışıklı vitrinlerin gövdemdeki kırbacı.

yeni bir gülümseme edindim yüzüme
bozkır sabrında ve tenime yakışan.
insanların çevremde açtığı yalnızlığı
yine onlarla doldurmak için
güneşle birlikte çıkıp yataklardan
ayışığı ile dönüyorum evlere
azalan ömrümü böyle uzatıyorum.

1993

Şükrü Erbaş

 
Yorum yapın

Yazan: 20/12/2013 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Kestim kara saçlarımı n’olcak şimdi

Şükrü Erbaş okurken, ardından Gülten Akın  şiiri gelir aklıma. “Güzel bir gece ama dolunay da olsaydı” gibi..Aynı şehirde doğduklarından mı, yolları birdir ondan mı bilemem..İkisi yanyana gelir zihnimde..

Şükrü Erbaş, ayrı bir yazının konusudur da, Gülten Akın “kadından zor şair olur” tartışmalarına en güzel yanıttır. “Türkçe’nin En Büyük Şairi” seçilmişliği vardır..Tavırlı, karakterli şiiri, savunmanızı kolaylaştırır.  Hani annedir, kırılgandır, evinin dişi kuşudur da hala kadındır,  hem de bu topraklarda…Karşı duran, kafasına göre yaşayandır

                                               ……….“Kestim kara saçlarımı n’olacak şimdi

                                                               Bir şeycik olmadı – Deneyin lütfen –

                                                               Aydınlığım deliyim rüzgârlıyım

                                                               Günaydın kaysıyı sallayan yele

                                                               Kurtulan dirilen kişiye günaydın”

 

Sezen Aksu’nun o  deli lirik, film kareleri içeren şarkısı “Deli Kızın Türküsü”  ve  Grup Yorum’un “Büyü”sü benim bildiğim Gülten Akın şiirlerinden uyarlamadır.  

SENİ SEVDİMdaniele contini

Seni sevdim, seni birdenbire değil usul usul sevdim

“Uyandım bir sabah” gibi değil, öyle değil

Nasıl yürür özsu dal uçlarına

Ve günışığı sislerden düşsel ovalara

 

Susuzdu, suya değdi dudaklarım seni sevdim

Mevsim kirazlardan eriklerden geçti yaza döndü

Yitik ceren arayı arayı anasını buldu

Adın ölmezlendi bir ağız da benden geçerek

Soludum, üfledim,yaprak pırpırlandı Ağustos dindi

Seni sevdim, sevgilerim senden geçerek bütünlendi

 

Seni sevdim, küçük yuvarlak adamlar

Ve onların yoğun boyunlu kadınları

Düz gitmeden önce ülkeyi bir baştan bir başa

Yalana yaslanmış bir çeşit erk kurulmadan önce

Köprüler ve yollar tahviller senetler hükmünde

Dışa açılmadan önce içe açılmadan önce kapanmadan önce

Nehirlerimiz ve dağlarımız ve başka başka nelerimiz

Senet senet satılmadan önce

Şirketler vakıflar ocaklar kutsal kılınıp

Tanrı parsellenip kapatılmadan önce

Seni sevdim. Artık tek mümkünüm sensin 

Gülten AKIN

Silverland

 
Yorum yapın

Yazan: 26/11/2013 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

Eşcinselleri niçin öldürmemeliyiz?

Onları ilk farkettiğimde sene 92 falandı. O zaman sultan Özal’dı. Babam bişeylerin değiştiğini söylüyordu hep. -Bu iyi bişey mi baba- diye sorduğumuzda -bazıları iyi ama çoğu kötü- diyordu. Çocuk aklımız daha da karışıyordu. Gerçi aklımız hala çok karışık.

Bursa’da doğdum. Yiğidin harman olduğu, delikanlılığın kitabının yazıldığı yerde :)))

Onca -ibne kenti, top memleketi- söylentilerine rağmen ömrümde ilk eşcinseli İstanbul’da gördüm. Yaz tatilinde İstanbul’daki halama giderdik. İstanbul dedimse de Kartal’a işte. Halamın benden bir kaç yaş büyük oğlu vardı. Birlikte gezerdik. Bir gün Pendik’e gittik. Kalabalık bir sokağın ortasında yürürken halaoğlu bir anda irkildi. Karşı taraftan gelen birisine bakıyordu. Alışık olmadığım bir kalabalığın içindeydim. Ben göremiyordum. N’oldu dedim. -Baksana homo geliyo- dedi. Ben homo ne diye düşünürken esmer, uzun boylu, uzun saçlı, dudakları boyalı kulağı küpeli bir adam gördüm. Olduğum yere mıhlanıp ilk kez gördüğüm bu yaratığa bakıyordum. Kafam yine karışmıştı.

Adam bana bakmadan, aslında hiçkimseye de bakmadan gözünü kaldırıma kilitlemiş, okuldan eve dönen imamın kızı edasıyla yürüyordu. Halaoğlu çekti kolumdan. -Yürü oğlum manyak mısın ne dik dik bakıyosun-. Katarsis anından sıyırıp aldı beni. Halaoğluna döndüm. -Bu homo mu- dedim. -Evet- dedi. -Ama dik dik bakma kızar- diye yineledi.

O gün hissettiğim duyguyu ifade etmek kolay değil. Yeni bir türle tanışmanın verdiği merak duygusuyla paketlenmiş bir korku hali. Neden sorusunun yanıtı olan o tiksinti dolu -erkekle sevişiyor- yanıtı. -Hiç Zeki Müren’e Bülent Ersoy’a benzemiyo bu abi-

Onlarla ikinci tanışmam Bursa’da oldu. Yıl biraz daha 2000’lere doğru. Evimizin bahçesinin bittiği yerde bir apartman yükseliyordu. Kırmızı bir apartman. Birinci katına taşınmışlardı. Sanırım 2 kişiydiler. Bizim bahçeye doğru olan balkonlarına boydan boya koyu renkli bir perde çekmişlerdi. Hiç yüzlerini görmedim. Sadece seslerini duyuyordum. Kadın gibi konuşan erkekler.

Ben bahçenin bir köşesine sinmiş onları dinlerken siyah perdenin bir anda çekilip -napıyorsun orda sen, bizi mi dinliyorsun- demelerinden korkuyordum. O dönemde beni en çok şaşırtan annemin yorumu oldu. “Ama çok saygılılar. Aferin. Benim hiç şikayetim yok. Keşke diğer komşular da bu kadar saygılı olsa”
Annemin bu yorumuyla onları ilk kez normal bir insan, iyi bir komşu olarak görmeye başlamıştım. Ne zaman taşındılar anlamadım. Çünkü bir sonraki kiracı taşınana kadar perde örtülü kalmıştı.

Lise yıllarıydı. Babannemin yaşadığı köyün birkaç kilometre ötesinde kaplıcalar vardı. Uludağ’ın arka eteklerinde yüzlerce yıllık çınar, çam ve kayın ağaçlarının arasında irili ufaklı şelaleleri aşıp ovaya inen nehrin kenarına kurulmuş bir kaplıca köyü düşünün. Düşündüğünüzden daha da güzeldi.

3-4 küçük otelin bulunduğu kaplıca köyünde sonraları ortam iyiden iyiye muhafazakarlaşınca kapatılan bir de gazino vardı. Bu gazinoda akşamları Ömürcan isimli bir eşcinsel sanatçı şarkı söylerdi.

Köylülerin ve hastaların oluşturduğu evrende bir başına bir dönme. Onu ilk tanıdığımda kaplıcanın içindeydim. Gürül gürül su akıtarak sırta masaj yapan aslan ağzının başında -sıra kimde- kavgası yapan yaşlı adamları izliyordum.

Bir anda hamamın içinde yuh sesleri yankılandı. N’oluyor dedim kapıya baktım. Renkli, vücudu saran mayosuyla o girdi içeri. Kıvırta kıvırta yürüdü, doğrudan havuzun kenarına geldi, atladı ve yüzmeye başladı. Hamam yuhlarla ıslıklarla çınlamaya devam ediyor, o kulaçlarını hiçbir şey duymamışçasına atıyordu. Havuzdan çıktı, havlusunu aldı ve kapıda kayboldu. Sanki bir yerlerde kamera var ve o da filmin en önemli sahnesini tamamlamış gidiyordu. Ben yine olduğum yere kilitlenmiştim.

Daha sonra gerçek adının Hasan olduğunu öğrendiğim bu sanatçının sesinin Bülent Ersoy’a çok benzediğini anlatmışlardı. Yani aslında bu adamı şarkı söylerken çok beğeniyorlar ama aynı havuza girmek istemiyorlardı. Ömürcan’ın Gemlik’te evli olduğu, hatta bir çocuğunun olduğunu söylentileri de vardı. Gazino piyasasında Bülent Ersoy’a benzeyen sesinle para kazanmak istiyorsan her şeyin ona benzemeli sanki- diye düşünmüştüm.

Homo, ibne, top, dönme… Bu terimlerle bildiğim ara türe ilişkin ilk sıcak deneyimi İzmir’de yaşadım. Üniversitedeki ilk yılımda Bornova, ikinci yılında Alsancak’taki barları keşfetmiştim.

O dönemde Alsancak’taki barların hemen hepsi Kordon üzerindeydi. Denizatı vardı, rock dinleyenler oraya takılırdı. Orada hayatından bezmiş bir garson vardı. O arabesk dinlerdi. Bundan dolayı mı bezmişti bilmiyorum ama herkes adamı severdi. Yok o ibne değildi. En azından görünen kadarıyla. Aklıma geldiği için yazmadan geçmeyeyim dedim.

Rainbow diye bir yer daha varmış ama kapanmış, orayı göremedim. Bir de Sun Set vardı sonra ismi Binoks oldu, şimdilerde ne bilmiyorum ama Gündoğdu Meydanı’na çıkarken sol köşedeki mekan işte. Orada happy hour uygulaması vardı. Akşam 18.00’e kadar bira ucuzdu. Oturur birer bira söyler. Sonra kalkıp bakkaldan Efes Güneşi alır Dar Sokağa giderdik. Dar Sokak o zaman şarapçıların takıldığı metruk bir yerdi. Orada bir evde yaşayan, ismini bilmediğim uzun sakallı bir adam vardı. Dar Sokağa ne zaman birileri girse 5 dakika içinde elinde bardakla yanlarına gider, mekan vergisini keserdi. Şarabı adam gelmeden hızla bitirip mekana geri döner, masada bekçi bıraktığımız kızların yanına oturur biralarımıza devam ederdik. Hayat böyle daha güzeldi.

Kordon’a set çeken yüksek binaların arkasında kalan Rum evlerinin çevrelediği sokaklar o zamanlar çok sessizdi. Şu aralar birbirinden ilginç mekanlarla oldukça canlı olan sokaklarda birkaç aile yaşıyordu. Neden bu kadar ayrıntılı anlattım bilmiyorum ama silmek gelmiyor içimden. Öyleyse hikayeye devam edelim.

Gazi Kadınlar Sokağı ve paralel sokaklarında ilk açılan mekan Kaos oldu. Hemen her gün Kaos’a takılıyorduk. Bir gün geç saatlerde bardan çıktık ve Alsancak Gar durağına yürümeye başladık. Bornova Sokağı’na ilk kez bu kadar geç bir saatte girmiştim.

Yürürken karanlık sokakta belli belirsiz karaltılar görüyordum. Yaklaştıkça ara sokaklardan apartman girişlerinden çıkan 5-6 travesti yanımıza gelmeye başladı.

-Tatlım yukarı gelmek ister misin-

-o bugün benimle evlenecek, sevgilime sulanma-

Birinin elini sırtımda hissettim, diğeri koluma girdi, arkadaşıma baktım onun da koluna girmeye çalışan biri vardı ama onu iteleyince ortalığı çınlatan bir küfür dinledik. Ben de koluma girene istemediğimizi söyledim. Kolumu bıraktı. Olduğu yerde kaldı.

Sokak köpekleri gibi aralarından geçerken havlamışlar, belli bir yere kadar bize eşlik etmişler daha sonra sokağın diğer ucundaki köpeklere bizi teslim etmişlerdi. Sokağın diğer ucu daha tehlikeliydi.

Sanırım bağrışı duyarak balkonlara çıkan travestiler vardı. Herkes bize laf atıyordu. Biz cevap vermeden hızlı hızlı yürüyorduk. O sırada bana doğru uçan bir şey görüp milisaniye diyebileceğim bir anda kafamı çevirdim. Bir şarap şişesi saçlarıma sürünüp geçerek yerde patladı. Adımlarımızı daha da hızlandırdık, sokağın bitmesine az kalmıştı. Neden koşup kaçmadık bilmiyorum kafamız mı güzeldi, erkekliğe mi yediremedik…

Okuduğum kitaplarda seyrettiğim filmlerde birbirine benzeyen hikayeler buldum onlarla ilgili. Hiç eşcinsel olduğunu söyleyen bir arkadaşım olmadı. Deneyimini ilk ağızdan dinleyeceğim biri de olmadı. Ara sıra kendime -ben de eşcinsel olabilir miyim- diye soruyorum. Çıplak bir erkekle yattığımı düşündüğümde bütün vücuduma tiksinti duygusu yayılıyor. Bir insan homoseksüel olduğunu nasıl anlar ve anladığında ne yapar ? Dünyanın gördüğü en kıdemli homoseksüel olan William Burrroghs ustanın sözlerine dikkat kesilelim:

O ölümcül kelime, beynimin içinde dönmeye başladığı zaman lenf bezlerimi dolduran o tarif edilemez korkuyu asla unutamam. Ben homoseksüeldim. Baltımore’daki gece kulübüne takılan, boyalı suratlarıyla etrafa sırıtan o kadın taklitlerini düşünüyorum da. Böyle birşey mümkün mü ? Ben o insanlık dışı varlıklardan biri miydim ? Beyin sarsıntısı geçirmiş bir adam gibi afallamış bir şekilde caddelerde yürüdüm. Kendimi mahvettiğimi düşündüm. Ama bilge, yaşlı bir ibne bana yaşamak ve herkesin görebilmesi için bu ağır yükü gururla taşımak zorunda olduğumu öğretmişti. “

Sanatta, edebiyatta, modada, yaratının, tasarımın, estetiğin olduğu her yerde onlar var. Bu sanırım başkaldırı duygusunun bir sonucu. Aile, toplum ve devlet sistemine tek başına göğüs germek ve bunu sadece kendi cinsel arzuların için yapmak. Dinin, devletin, vatanın, milliyetin, çocuğun için değil yalnız özgürlüğün için. Çevremde özgürlüğü için bunca fedakarlık gösteren, evlatlıktan reddedilen, okuldan, işinden, evinden atılan, polisten dayak yiyen, mahkelelerde sürünen başka kimseyi görmüyorum. Herhangi bir -izm için değil tüm dünyaya karşı kendi kararı için. Biricik kararı için.

Halen neden “Eşcinselleri Niçin Öldürmemeliyiz” başlığını attığımı merak ediyor olabilirsiniz. Çoğunuz Şükrü Erbaş’ın ünlü şiiri “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz” şiirinden esinlendiğimi anlamışsınızdır. Erbaş’ın, şiiri bir insan tipinin neden olmaması gerektiğini anlatır. Ben de neden olması gerektiğini anlatıyorum.

escinsel karnavaliÇocukluğumda, ilk gençlik yıllarımda irkildiğim, korktuğum, belki halen de uzak durmaya çalıştığım eşcinsellere giderek daha fazla saygı duyuyorum. İnsanın insan olmasının özgürlük şartına bağlı olduğunu, özgürlüğün de başkaldırma eyleminden doğduğunu öğrendim. Gerçek delikanlılığın da bu olduğunu. Gariptir çevremde eşcinsellerden daha delikanlı kimseyi göremiyorum.

Göremediğim delikanlılar da var tabi. Onlar özgürlük yolunda eşcinsellerden de cesurdurlar. İntihar edenlerden bahsediyorum. Sadece dünyaya değil kendilerine de karşı olanlar. Bir yaşayan asla tüm dünyaya karşı olamaz, bunu ancak kendini öldüren biri yapabilir.

Tüm felsefi tartışmaların sonu ister istemez ölüm fikrine gidiyor. Bir lavabonun gideri gibi ölüm, herşey oraya sürükleniyor. Yokoluş paradoksuna düşmemek için son tahlilde hayatı öncelemek gerekiyor. Mantığa aykırı bile olsa hayatı savunmak.

Nietszche vurgulamıyor mu bunu “memento vivere” (yaşadığını unutma) sözünü hatırlatarak.

Özgürlüğün ve başkaldırının sınırı hayatın sınırına kadar uzanmalı. Orada kalmalı. Uçurumun kenarında açan rengarenk çiçekler olmalı, eşcinseller ölmemeli.

Dionosfer

 
Yorum yapın

Yazan: 03/07/2013 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Ömür Hanımla Güz Konuşmaları

…Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İncecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı… ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür hanım? Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz düşünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de? Yağmur yağıyor Ömür hanım…gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına…Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar katından?
Read the rest of this entry »
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: