RSS

Etiket arşivi: zeki müren

Dilin susarsa parmakların sesin olur

Akran zorbalığı adama neler yaptırıyor! İleri derecede konuşma bozukluğu nedeni ile 12 yaşında, artık arkadaşlarının geçtiği dalgalardan yılıpmuhammed yildirir susmayı tercih etmek korkunç bir ruh hali olsa gerek. Benim gibi çenesi düşük bir insan için düşünüyorum da.. fena! Muhammed Yıldırır için öyle olmamış ama. Konuşamamasına çare olarak aileden gelen keman çalma yeteneğini konuşturmak gibi çok zekice bir yol seçmiş Yıldırır. (Babası Ali Yıldırır’ın Müzeyyen Senar, Münir Nurettin Selçuk ve Zeki Müren’in başkemancısı olduğu bilgisini paylaşmalıyım sanırım bu noktada)

İlk eseri “Şeytan’ın Rüyası”nı da 12 yaşında Paganini’ye öykünerek yazmış olması bir tesadüf değil elbet. 16 yaşında bestelediği “Meleğin Gözyaşı” noktasına geldiğinde orkestralarda solistten rol çalmaya başlamış. Ondan sonra da gelsin uçuşan parmaklar gitsin dünya rekorları. Dünya rekoru dediysem hiç yabana atılacak bir rekor değil. Henüz 27 yaşında: Türkiye’nin en genç keman virtüözü ol. Üzerine geçen ay Guinness Rekorlar Kitabı’na gir. Hem de Nikolay Rimsky-Korsakov’un kemanla çalınması en zor eseri ‘Yaban Arılarının Uçuşu’nu 37 saniyede çalarak!

Hala kekeme bu arada ama artık bu konuda tedavi görmek gibi bir derdi kalmamış. “Şu an İstanbul Üniversitesi Kompozisyon bölümünde üçüncü üniversitesini okuyor, bir de ‘Si Majör’ orkestrasının şefliğini yapıyor. Türkiye’deki CEO’lar ve yönetim kurulu başkanlarından oluşan bu koro, bir sosyal sorumluluk projesi. Eylül-ekim gibi konserlere başlayacak, gelirini de engellilere bağışlayacaklar. Küçükken ‘dilsizliği’ nedeniyle bir kişiyle bile konuşamazken, şimdi verdiği konserlerle, binlerce kişiye sesleniyor. Halinden de memnun.” demişler Hürriyet’e verdiği röportajda. Ne diyeyim. Konserine falan da gideriz bir denk gelirse belki..

Diardi

Rekor performansı:

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Ne olmuş canımı yaktıysa? O yar benim kime ne?

Ne olmuş canımı yaktıysa? O yar benim kime ne?

 Aylin Aslım ; sesi bir yana..Tarzı öbür yana..Hatun kişiliği ve tavır koyuşu baş köşeyedir..

Bu yüz yılda yaşamasına rağmen hala eski moda aşklara inanan bir deli kızdır…Benim içinse hala, o mavi elbiseli naif kız….

Kadın dediğinin tanımıdır ;

Alın buyrun işte size bir tango…

Özellikle biz tatilde iken ajitasyon yapıp da, biz dönmeden Gümüşlük’e kaçanlara gelsin:) Bir kadeh de bizim yerimize içsinler!

Görsel

“Ağladım Zeki Mürenle, çoştum Müzeyyenle
N’olmuş canımı yaktıysa, o yar benim kimene
Ağladım Zeki Mürenle, çoştum Müzeyyenle
N’olmuş canımı yaktıysa, o yar benim kime ne”

-Silverland-

 
Yorum yapın

Yazan: 07/08/2013 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , ,

Eşcinselleri niçin öldürmemeliyiz?

Onları ilk farkettiğimde sene 92 falandı. O zaman sultan Özal’dı. Babam bişeylerin değiştiğini söylüyordu hep. -Bu iyi bişey mi baba- diye sorduğumuzda -bazıları iyi ama çoğu kötü- diyordu. Çocuk aklımız daha da karışıyordu. Gerçi aklımız hala çok karışık.

Bursa’da doğdum. Yiğidin harman olduğu, delikanlılığın kitabının yazıldığı yerde :)))

Onca -ibne kenti, top memleketi- söylentilerine rağmen ömrümde ilk eşcinseli İstanbul’da gördüm. Yaz tatilinde İstanbul’daki halama giderdik. İstanbul dedimse de Kartal’a işte. Halamın benden bir kaç yaş büyük oğlu vardı. Birlikte gezerdik. Bir gün Pendik’e gittik. Kalabalık bir sokağın ortasında yürürken halaoğlu bir anda irkildi. Karşı taraftan gelen birisine bakıyordu. Alışık olmadığım bir kalabalığın içindeydim. Ben göremiyordum. N’oldu dedim. -Baksana homo geliyo- dedi. Ben homo ne diye düşünürken esmer, uzun boylu, uzun saçlı, dudakları boyalı kulağı küpeli bir adam gördüm. Olduğum yere mıhlanıp ilk kez gördüğüm bu yaratığa bakıyordum. Kafam yine karışmıştı.

Adam bana bakmadan, aslında hiçkimseye de bakmadan gözünü kaldırıma kilitlemiş, okuldan eve dönen imamın kızı edasıyla yürüyordu. Halaoğlu çekti kolumdan. -Yürü oğlum manyak mısın ne dik dik bakıyosun-. Katarsis anından sıyırıp aldı beni. Halaoğluna döndüm. -Bu homo mu- dedim. -Evet- dedi. -Ama dik dik bakma kızar- diye yineledi.

O gün hissettiğim duyguyu ifade etmek kolay değil. Yeni bir türle tanışmanın verdiği merak duygusuyla paketlenmiş bir korku hali. Neden sorusunun yanıtı olan o tiksinti dolu -erkekle sevişiyor- yanıtı. -Hiç Zeki Müren’e Bülent Ersoy’a benzemiyo bu abi-

Onlarla ikinci tanışmam Bursa’da oldu. Yıl biraz daha 2000’lere doğru. Evimizin bahçesinin bittiği yerde bir apartman yükseliyordu. Kırmızı bir apartman. Birinci katına taşınmışlardı. Sanırım 2 kişiydiler. Bizim bahçeye doğru olan balkonlarına boydan boya koyu renkli bir perde çekmişlerdi. Hiç yüzlerini görmedim. Sadece seslerini duyuyordum. Kadın gibi konuşan erkekler.

Ben bahçenin bir köşesine sinmiş onları dinlerken siyah perdenin bir anda çekilip -napıyorsun orda sen, bizi mi dinliyorsun- demelerinden korkuyordum. O dönemde beni en çok şaşırtan annemin yorumu oldu. “Ama çok saygılılar. Aferin. Benim hiç şikayetim yok. Keşke diğer komşular da bu kadar saygılı olsa”
Annemin bu yorumuyla onları ilk kez normal bir insan, iyi bir komşu olarak görmeye başlamıştım. Ne zaman taşındılar anlamadım. Çünkü bir sonraki kiracı taşınana kadar perde örtülü kalmıştı.

Lise yıllarıydı. Babannemin yaşadığı köyün birkaç kilometre ötesinde kaplıcalar vardı. Uludağ’ın arka eteklerinde yüzlerce yıllık çınar, çam ve kayın ağaçlarının arasında irili ufaklı şelaleleri aşıp ovaya inen nehrin kenarına kurulmuş bir kaplıca köyü düşünün. Düşündüğünüzden daha da güzeldi.

3-4 küçük otelin bulunduğu kaplıca köyünde sonraları ortam iyiden iyiye muhafazakarlaşınca kapatılan bir de gazino vardı. Bu gazinoda akşamları Ömürcan isimli bir eşcinsel sanatçı şarkı söylerdi.

Köylülerin ve hastaların oluşturduğu evrende bir başına bir dönme. Onu ilk tanıdığımda kaplıcanın içindeydim. Gürül gürül su akıtarak sırta masaj yapan aslan ağzının başında -sıra kimde- kavgası yapan yaşlı adamları izliyordum.

Bir anda hamamın içinde yuh sesleri yankılandı. N’oluyor dedim kapıya baktım. Renkli, vücudu saran mayosuyla o girdi içeri. Kıvırta kıvırta yürüdü, doğrudan havuzun kenarına geldi, atladı ve yüzmeye başladı. Hamam yuhlarla ıslıklarla çınlamaya devam ediyor, o kulaçlarını hiçbir şey duymamışçasına atıyordu. Havuzdan çıktı, havlusunu aldı ve kapıda kayboldu. Sanki bir yerlerde kamera var ve o da filmin en önemli sahnesini tamamlamış gidiyordu. Ben yine olduğum yere kilitlenmiştim.

Daha sonra gerçek adının Hasan olduğunu öğrendiğim bu sanatçının sesinin Bülent Ersoy’a çok benzediğini anlatmışlardı. Yani aslında bu adamı şarkı söylerken çok beğeniyorlar ama aynı havuza girmek istemiyorlardı. Ömürcan’ın Gemlik’te evli olduğu, hatta bir çocuğunun olduğunu söylentileri de vardı. Gazino piyasasında Bülent Ersoy’a benzeyen sesinle para kazanmak istiyorsan her şeyin ona benzemeli sanki- diye düşünmüştüm.

Homo, ibne, top, dönme… Bu terimlerle bildiğim ara türe ilişkin ilk sıcak deneyimi İzmir’de yaşadım. Üniversitedeki ilk yılımda Bornova, ikinci yılında Alsancak’taki barları keşfetmiştim.

O dönemde Alsancak’taki barların hemen hepsi Kordon üzerindeydi. Denizatı vardı, rock dinleyenler oraya takılırdı. Orada hayatından bezmiş bir garson vardı. O arabesk dinlerdi. Bundan dolayı mı bezmişti bilmiyorum ama herkes adamı severdi. Yok o ibne değildi. En azından görünen kadarıyla. Aklıma geldiği için yazmadan geçmeyeyim dedim.

Rainbow diye bir yer daha varmış ama kapanmış, orayı göremedim. Bir de Sun Set vardı sonra ismi Binoks oldu, şimdilerde ne bilmiyorum ama Gündoğdu Meydanı’na çıkarken sol köşedeki mekan işte. Orada happy hour uygulaması vardı. Akşam 18.00’e kadar bira ucuzdu. Oturur birer bira söyler. Sonra kalkıp bakkaldan Efes Güneşi alır Dar Sokağa giderdik. Dar Sokak o zaman şarapçıların takıldığı metruk bir yerdi. Orada bir evde yaşayan, ismini bilmediğim uzun sakallı bir adam vardı. Dar Sokağa ne zaman birileri girse 5 dakika içinde elinde bardakla yanlarına gider, mekan vergisini keserdi. Şarabı adam gelmeden hızla bitirip mekana geri döner, masada bekçi bıraktığımız kızların yanına oturur biralarımıza devam ederdik. Hayat böyle daha güzeldi.

Kordon’a set çeken yüksek binaların arkasında kalan Rum evlerinin çevrelediği sokaklar o zamanlar çok sessizdi. Şu aralar birbirinden ilginç mekanlarla oldukça canlı olan sokaklarda birkaç aile yaşıyordu. Neden bu kadar ayrıntılı anlattım bilmiyorum ama silmek gelmiyor içimden. Öyleyse hikayeye devam edelim.

Gazi Kadınlar Sokağı ve paralel sokaklarında ilk açılan mekan Kaos oldu. Hemen her gün Kaos’a takılıyorduk. Bir gün geç saatlerde bardan çıktık ve Alsancak Gar durağına yürümeye başladık. Bornova Sokağı’na ilk kez bu kadar geç bir saatte girmiştim.

Yürürken karanlık sokakta belli belirsiz karaltılar görüyordum. Yaklaştıkça ara sokaklardan apartman girişlerinden çıkan 5-6 travesti yanımıza gelmeye başladı.

-Tatlım yukarı gelmek ister misin-

-o bugün benimle evlenecek, sevgilime sulanma-

Birinin elini sırtımda hissettim, diğeri koluma girdi, arkadaşıma baktım onun da koluna girmeye çalışan biri vardı ama onu iteleyince ortalığı çınlatan bir küfür dinledik. Ben de koluma girene istemediğimizi söyledim. Kolumu bıraktı. Olduğu yerde kaldı.

Sokak köpekleri gibi aralarından geçerken havlamışlar, belli bir yere kadar bize eşlik etmişler daha sonra sokağın diğer ucundaki köpeklere bizi teslim etmişlerdi. Sokağın diğer ucu daha tehlikeliydi.

Sanırım bağrışı duyarak balkonlara çıkan travestiler vardı. Herkes bize laf atıyordu. Biz cevap vermeden hızlı hızlı yürüyorduk. O sırada bana doğru uçan bir şey görüp milisaniye diyebileceğim bir anda kafamı çevirdim. Bir şarap şişesi saçlarıma sürünüp geçerek yerde patladı. Adımlarımızı daha da hızlandırdık, sokağın bitmesine az kalmıştı. Neden koşup kaçmadık bilmiyorum kafamız mı güzeldi, erkekliğe mi yediremedik…

Okuduğum kitaplarda seyrettiğim filmlerde birbirine benzeyen hikayeler buldum onlarla ilgili. Hiç eşcinsel olduğunu söyleyen bir arkadaşım olmadı. Deneyimini ilk ağızdan dinleyeceğim biri de olmadı. Ara sıra kendime -ben de eşcinsel olabilir miyim- diye soruyorum. Çıplak bir erkekle yattığımı düşündüğümde bütün vücuduma tiksinti duygusu yayılıyor. Bir insan homoseksüel olduğunu nasıl anlar ve anladığında ne yapar ? Dünyanın gördüğü en kıdemli homoseksüel olan William Burrroghs ustanın sözlerine dikkat kesilelim:

O ölümcül kelime, beynimin içinde dönmeye başladığı zaman lenf bezlerimi dolduran o tarif edilemez korkuyu asla unutamam. Ben homoseksüeldim. Baltımore’daki gece kulübüne takılan, boyalı suratlarıyla etrafa sırıtan o kadın taklitlerini düşünüyorum da. Böyle birşey mümkün mü ? Ben o insanlık dışı varlıklardan biri miydim ? Beyin sarsıntısı geçirmiş bir adam gibi afallamış bir şekilde caddelerde yürüdüm. Kendimi mahvettiğimi düşündüm. Ama bilge, yaşlı bir ibne bana yaşamak ve herkesin görebilmesi için bu ağır yükü gururla taşımak zorunda olduğumu öğretmişti. “

Sanatta, edebiyatta, modada, yaratının, tasarımın, estetiğin olduğu her yerde onlar var. Bu sanırım başkaldırı duygusunun bir sonucu. Aile, toplum ve devlet sistemine tek başına göğüs germek ve bunu sadece kendi cinsel arzuların için yapmak. Dinin, devletin, vatanın, milliyetin, çocuğun için değil yalnız özgürlüğün için. Çevremde özgürlüğü için bunca fedakarlık gösteren, evlatlıktan reddedilen, okuldan, işinden, evinden atılan, polisten dayak yiyen, mahkelelerde sürünen başka kimseyi görmüyorum. Herhangi bir -izm için değil tüm dünyaya karşı kendi kararı için. Biricik kararı için.

Halen neden “Eşcinselleri Niçin Öldürmemeliyiz” başlığını attığımı merak ediyor olabilirsiniz. Çoğunuz Şükrü Erbaş’ın ünlü şiiri “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz” şiirinden esinlendiğimi anlamışsınızdır. Erbaş’ın, şiiri bir insan tipinin neden olmaması gerektiğini anlatır. Ben de neden olması gerektiğini anlatıyorum.

escinsel karnavaliÇocukluğumda, ilk gençlik yıllarımda irkildiğim, korktuğum, belki halen de uzak durmaya çalıştığım eşcinsellere giderek daha fazla saygı duyuyorum. İnsanın insan olmasının özgürlük şartına bağlı olduğunu, özgürlüğün de başkaldırma eyleminden doğduğunu öğrendim. Gerçek delikanlılığın da bu olduğunu. Gariptir çevremde eşcinsellerden daha delikanlı kimseyi göremiyorum.

Göremediğim delikanlılar da var tabi. Onlar özgürlük yolunda eşcinsellerden de cesurdurlar. İntihar edenlerden bahsediyorum. Sadece dünyaya değil kendilerine de karşı olanlar. Bir yaşayan asla tüm dünyaya karşı olamaz, bunu ancak kendini öldüren biri yapabilir.

Tüm felsefi tartışmaların sonu ister istemez ölüm fikrine gidiyor. Bir lavabonun gideri gibi ölüm, herşey oraya sürükleniyor. Yokoluş paradoksuna düşmemek için son tahlilde hayatı öncelemek gerekiyor. Mantığa aykırı bile olsa hayatı savunmak.

Nietszche vurgulamıyor mu bunu “memento vivere” (yaşadığını unutma) sözünü hatırlatarak.

Özgürlüğün ve başkaldırının sınırı hayatın sınırına kadar uzanmalı. Orada kalmalı. Uçurumun kenarında açan rengarenk çiçekler olmalı, eşcinseller ölmemeli.

Dionosfer

 
Yorum yapın

Yazan: 03/07/2013 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Sevgili Dünyam…

sev-dunyayi-92__27969499_0Sevgililer Günü başlığı altında yazmak benim için zulümlerin en büyüğü.  21. Yüz yılda yaşıyorum ben. Kimsenin kimseye tahammül edemediği, herkesin her şeyden daha önemli olduğu, beklemeye kimsenin tahammül edemediği hatta her durumda suçlanacak birinin bulunduğu bir yüz yılda nefes alıp vermenin ağırlığı var omuzlarımda.

Ben yine de seviyorum, herkesi, her şeyi ne yaparlarsa yapsınlar, ne söylerlerse ya da ne söylemezlerse söylemesinler. İçimdeki “insanlarımın” dışlarındaki “kibir, intikam ve kıyamet” zırhlarından ibaret olamayacaklarını bilecek kadar “iyi” tanıyorum onları.

Bir çiçeği sevmekle her şeyin başlayacağını bilecek kadar sevgi dolu, yürekli, önemli ve değerli benim sevdiklerim. O yüzden müspet bilimin ışığında 20. Yüzyılın sonlarına bir nostalji yapmaktan çok daha önemli bu şarkı bugün ve yine her gün. – Bir klişeye düşmenin dayanılmaz hafifliği…-

 

İşte bu yüzden bir milyar insanın kadın için ayağa kalkacağı bu günde dünyayı severek, var olmayı severek, gerekirse kutsayarak ve kutsallaştırarak seviyorum hepinizi. Ve hiç birinizin gideceği yerden geri dönüp dönmeyeceğini, zamanın değişeceğini, insanların değişeceğini, hatta değişim katlanılamaz ve baş edilemez olduğunda, burnumdan solurken, içim acırken, görmezden gelirken veya bilerek ve isteyerek… Durumlardan bağımsız, karşılık beklemeden seviyorum hepinizi….

PS: Gün için gaza gelmiş değilim lakin sevgi kelebeği gibi ortada dolaşamam, içimdeki sevgi  özgür ve tabii kelebeğin ömrü bir gün, yarın kaldığımız yerden sürüngen olmaya devam edeceğim sanıyorsanız, aldanın kendinize. Sevme başlıklı eylemlerim, ölü sevicilikten, fetişlerden, fahişelerden ve hatta çirkinliklerden bağımsız devam edecek. Durma dans et bebeğim…

PSS: Şimdi fark ettim, ne kadar çok insan geçip gitmiş hayatımızın sahnesinden… Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir diye sormuşlardı ya bizim ritüel filmimiz de. Buldum artık… SEVGİ var…

Morrisse Eserese

 
Yorum yapın

Yazan: 14/02/2013 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Ferdi Özbeğen

Bir çoğunuz onu Kaybedenler Kulübü ile keşfettiniz. Belli bir yaşın üstünde olanlar olağan üstü durumlarda ve yalıtılmış odalarda büyümediyse zaten sesine aşinadır. Kabul edelim Orta Doğu topraklarında bu sesler ve nefesler yaşam biçimidir ve yine kabul edelim, kimi zaman bir başkasının ölümle kavgası üzerinden siz çocukluğunuzu gömersiniz.

Ferdi Özbeğen, Arif Susam, İbrahim Tatlıses, Kayahan, Nilüfer, Zeki Müren, Bülent Ersoy, Yıldırım Gürses, Ahmet Özhan, Edip Akbayram, Ajda Pekkan benim çocukluğum. Arada unuttuklarım vardır mutlaka. Plakla kaset arası dönemde kendi elimle hiç bir şey almadığım/ alamadığım o dönemde kulaklarımı dolduran ezgiler bu ve benzerlerinden çıkmaydı.

ferdi özbeğenUtanacak sıkılacak hiç bir tarafım yok. Bu ülkenin siyasi dönüşümü içine denk gelen zamanda doğmayı ne de olsa ben seçmedim. Sonrasında da geçmişi eşeleyip biliyor ya da bilmiyormuş gibi görünmedim. Ben parçalarımı hep kabul ettim. Şimdilerde haliyle iyileşme sürecinde olan Müslüm Gürses’e de Ferdi Özbeğen’e de ister istemez üzülüyorum. Bir çok insanın yukarıdan bakarak gördüğü tablo ile benim üç adım dışarıdan ve bizzat içinden bakarak gördüğüm elbet bir olmayacaktır. Acil şifalar diliyorum her ikisine de büyük bir bencillikle. Ben çocukluğumun en saf en temiz kısmının cenazesini henüz kaldırmaya hazır değilim.

PS: Piyanoyu frankofonluktan çıkararak toplum için normalleştirmede önemli mihenk taşısın adamım. Hatta belki Anadolu’da gavur icadından normale döndürensin. Başka mihenk taşı olduğun yerleri de müzik tarihçileri bulup paylaşsın, umarım çabuk toparlarsın…

Morrisse Eserese

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Dünyanın iki ayrı yerinde aynı nefesi üflemek – Ya da nefes tüketmek…

Dies Irae (Requiem) – Karl Jenkins & Adiemus

sameİdrak anla ilgili bir kelimedir. Çoğunlukla bir sürecin son anına kadar gerçekleşmez. Sürecin sonunda çat diye karşınıza çıkınca  gelir adamı bulur. Arapçadan gelir idrak. Kelimenin kökeni  bizden bir hal olmasa da biliriz. Duyar duymaz kelimenin şekli bedenin ve aklın şeklini alır.  Hiç öyle gelmese de “idrak” kelimesinin karşılığı  “perception” a denk gelir tahakkümü yüksek batı dilinde. “İdrak” size “aydınlanma” gibi gelse ve bu yorumuyla kullanılsa da aslında sadece “algılamaktır.”

Orta Doğuda yaşamak Pink Floyd’un kasetinin hemen yanında Orhan Gencebay kasetinin durması demektir. Metalica ezberinden daha fazla Sezen Aksu bilebilmek, rakı masasında Zeki Müren dinlemek, Bülent Ersoy’a kayıttan bile artarda iki şarkıdan fazla tahammül edememek ama buna rağmen sesini önemsemek, Led Zeppelin’in hemen akabinde ve detayında Cengiz Kurtoğlu’na  maruz kaldığında şaşırmamak demektir.

Belki de “yargılamadan anlamak” demektir. Her şeyi bilmek ve hiçbir şeyi bilmemek arasındaki farksızlıkta salınım yapmak demektir.

Geçiş iklimlerinde yaşayanların temel problemi her şeye maruz kalıp içselleştirdikleri arasındaki illiyet bağını açıklayamamaktır çoğunlukla.

Bugünler benim için arabeskin ruhsal bir fanteziye, klasik müziğin aynı anda bir eziyete ve kaçışa dönüştüğü günler. Bugünlerde yüreğimdeki ezgileri terbiye etmek için bir anne terliğinden fazlası gerek bana…

“Algı karmaşası içinde” Cuma günleri pazartesi günleri kadar karışmaz insan sözde. Bütün bildiklerim gibi bu da normalliğini kaybedebilir her an.

Sözün meclis içindeki platforma çekimi mümkün olursa her şeyin mümkün olduğu bir coğrafya da bir şey söylemek ve beka sahibi olmak ne mümkün diyerek sizleri müziğin kollarına bırakıyorum.  Ve pek tabii her kanaldan anlamak için farklı iki rotadan veriyorum coşkuyu kolonlara…

Orhan Gencebay Sende haklısın

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Meyhaneye davet: “Şarkı Söyleyen Rakı, Efe Yaş Üzüm!”

Rakı içmeyi sevmeyenimiz var mı? Hadi o olabilir de rakı masası muhabbetini? Peki rakı masasının muhabbeti müziksiz olur mu? Kimler söyler o şarkıları.. Müzeyyen Senar, Zeki Müren, Safiye Ayla, Hamiyet Yüceses ve daha kimler kimler. Peki rakı ve müziğini bir araya getiren kim? Alametifarika ve Serdar Erener ekibi. (Ajansın adını yanlış yazmayayım diye bakarken muhteşem bir Cumhuriyet Matruşkası gördüm. Buraya yazınca bir şey anlaşılmadığını farkındayım, lütfen üşenmeyin bir tıklayın: http://www.alametifarika.com.tr/home)

Neyse benim çenem yine durmadı, konu nerden nereye geldi. Alametifarika tayfası hiç üşenmemiş, rakı ile müziği teknoloji ile harmanlamış ve muhteşem bir uygulama çıkmış ortaya. Aynen http://bulteno.blogspot.com/ ‘dan kopyalıyorum:

(Silverland’ın başlığı benim müzik seçimimle, rakı eşliğinde okuyunuz!)

Olmaz olmaz demeyin sonunda bu da oldu. Artık rakılar şarkı söylüyor. Türkiye’nin %100 yaş üzümlerinden üretilen Efe Yaş Üzüm Rakısı yine daha önce yapılmayanı yaparak rakı masalarını bir kez daha şenlendiriyor. Akıllı telefonlarını 100 cl, 70 cl,50 cl,35 cl Efe Yaş Üzüm Rakılarının üzerlerindeki QR Code’a tutanlar, dört dörtlük rakı muhabbetlerini anında harika müziklerle tamamlayacaklar. Çünkü, Turkcell Müzik işbirliği ile akıllı cep telefonlarınızı şişelere tuttuğunuz Türk Sanat Müziğinin 50 adet dev eseri telefonunuza gelecek. Dileyenler ise bu güzel muhabbet tüm dostlarla paylaşılsın diye, dinledikleri şarkılarını “efelenensarkilar hashtag”i ile twitter’dan anında paylaşabilecekler.

Efe Yaş Üzüm Muhabbetinize 
Türk Sanat Müziği’nin Devleri Eşlik Edecek

Efe Yaş Üzüm Rakısı ile akıllı telefonunuza anında gelecek olan Türk Sanat Müziğine damgasını vurmuş isimlerin seslendirdiği bu ölümsüz eserler arasında hangileri yok ki ? Müzeyyen Senar’dan “Şarkılar Seni Söyler”, “Elveda Meyhaneci”, “Sevmekten kim usanır”, Zeki Müren’den “Bir Demet Yasemen”, “Sorma Ne Haldeyim”, “Yıldızların Altında”, Safiye Ayla’dan, “Ah Bu Gönül Şarkıları”, “Bir İhtimal Daha Var”, “Niçin Baktın Bana Öyle”, Hamiyet Yüceses’ten “Kadifeden Kesesi”, “Ada Sahilleri”, Tarkan-Muzeyyen Senar ikilisinden “Benzemez Kimse Sana” bu inanılmaz müzik ziyafetinin sadece küçük bir kısmını oluşturuyor. Bu inanılmaz müzik şölenini bir döneme damgasını vurmuş ve hala zirveden inmeyen birbirinden dev sanatçılar tamamlıyor. Onlar arasında kimler yok ki! Bülent Ersoy, Behiye Aksoy, Münir Nurettin Selçuk, Kamuran Yarkın, Belkıs Özener, Selahattin Erköse, Gönül Akkor, Kamuran Akkor, Coşkun Sabah, Nesrin Sipahi, Şevval Sam, Muazzez Ersoy, Ruşen Yılmaz, Yıldırım Gürses, Melihat Gülses, Sezen Aksu, Berkant, Sertap Erener ve Nev muhteşem sanat kadrosunu oluşturuyor. Bu Efe Yaş Üzümler, bu güzel nağmeler kaçmaz! Bu muhabbet kaçmaz…

 
Yorum yapın

Yazan: 25/12/2012 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: