RSS

Etiket arşivi: gezi

Bedük – It’s a riot!

Bu aralar her yer bahar şenliği, bütün üniversiteler coşmuş durumda ya aklıma geldi. Bedük enteresan adam.

Bundan birkaç sene önce bahar şenliğine konsere geldiğinde tanışmıştım. Sakin, güler yüzlü, şeker falan biri. Elektronik müzik dinlemem ya bir süre insanı içine alan güzel bir ritmi var şarkılarının. Bildiğimiz sanatçı kaprisi modundan da çok uzak adam. Enteresan görüntüsüne rağmen evli barklı, iki çocuğu ile mutlu aile babası bir yandan da. Röportajlarında da gördüğüm kadarıyla öyle sansasyonel, muhalif söyleme sahip falan bir adam da değil. Diye düşünüyordum… Taa ki bu şarkısını dinleyene kadar.

Şarkı aslında Gezi’den aylar önce çıkan bir albümde yer alıyor. Sözlerini dinleyince, mümkün değil diyor insan ama öyle. Klip derseniz, Gezi’den bir araya getirilen görüntülerden oluşan klip Bedük’ün resmi kanalından yayınlanıyor. Söz-müzik Bedük’e ait. Her zaman tercih edemem ama arada bir Bedük dinlemek iyi geliyor, deneyin derim.

come together that’s how we dobeduk
don’t ever look behind, all for the cause
that we deserve to live
like we ever did. go on and dance away tonight

ıt’s a riot

he runs around screaming
knows the power they gave him
blinded by the hands of the 50
they twist and shout but not like lennon

someone stand an stop
start feeling who you are
that’s how we’ll breathe
don’t dig too deep

start a riot

come together that’s how we do
don’t ever look behind, all for the cause
that we deserve to live
like we ever did. go on and dance away tonight

ıt’s a riot

he gets away with everything
more in the pocket more millions
every other second it’s what they wish
hold up in denial but it’s not living

start a riot

Diardi

 
Yorum yapın

Yazan: 07/05/2014 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , ,

Edebiyat, Gezi, popüler kültür ve diğerleri…

Suç ve Ceza’yı okurken kriz geçirmiştim. Elbette bir dünya klasiği yaratan Dostoyevski’nin bir suçu yoktu ancak benim zamanlamam baya bir yanlıştı. Sen tek tuşla her sabah bilmem kaç yüz kişiye mail at, sonra vicdan azabını kağıda dökebilmek için yataklara düşen Raskolnikov’u anlamaya çalış. Gerçekten her şey zamanında yapılmalı. Dünya klasikleri de mümkünse belli bir yaşa kadar okunmalı, bitirilmeli, fikir edinilmeli, çok isteniyorsa detaylı ikinci okumaları ileri yaşlarda yapılmalı. Hele hele yeni çevirilerini dönüp dönüp okuyabilen insanlara ayrıca bir hayranlık besliyorum. 
 
Okumak istediğim kitaplara asla yetişemeyeceğim hele böyle her gün yenileri eklenirken. Artık öyle bir “maruz kalma” hali yaşıyoruz ki, sadece kitaplar ya da gazeteler değil okumak istediklerim, internet ve sosyal medyadan da yüzlerce sayfa yağıyor her an ekranıma. Sadece günceli takip etmek bile 7/24 çaba gerektiriyor. Okuyucu olmanın yetmediği, bir figür olarak sosyal medya içinde yer almaya çalışmak ise ayrı bir sorun. İnsanların garip endişeleri türedi. Sosyal medyada bir şey paylaşmak da dert. Bir yanda Ali İsmail’in annesi, elinde yavrucağının fotoğrafı ile onu döve döve bu dünyadan alanlara seslenirken, “doğru yazılışını asla ezberleyemeyeceğiniz 20 kelime” paylaşımları ile 30 saniye de olsa gülmeye eriniyor insan. Çoğu zaman gizli gizli attığı kahkahalar bile boğazına düğümleniyor. 
 
Bir başka açıdansa, her şeyin birbirine girmesi edebiyatımızı da kötü etkiledi. Kötü etkiledi diyorum çünkü bugün yazılan ve piyasaya sürülen kitapların pek çoğunda artık gözle görülür derecede popülerlik kaygıları söz konusu. Bu konuda Ahmet Ümit, ne yazık ki attığım tweetleri yaptığı retweet’ler arasına alınmaya layık görmese de, son romanı ile beni fena derecede hayal kırıklığına uğratanların başında geliyor. Biliyorum, telif konusu öyle beter bir noktadaki, insanların telif gelirleri ile hayatlarını sürdürecek parayı kazanmaları ve yeni şeyler üretmeleri mümkün değil. Öte yandan da satış rakamlarını artıracağım diye roman daha piyasaya sürülmeden her televizyon kanalına konuk olmak, anlata anlata romanda merak edilecek bir küçük paragraf dahi bırakmamak da bana biraz garip geliyor. Ki sen bir polisiye yazarısın… Ama bence daha acısı, artık romanların sadece pazarlanmasının değil yazılışının da popüler kaygılar taşıyor olması. Zeka oyunlarından, betimleme meziyetinden uzak ama bir yerinde mutlaka Gezi’ye, polis şiddetine, kadın şiddetine, rant gelirlerine dokundurarak belli bir kesimin takdirini kazanmaya çalışmak, biliyorum hoşlanmayacağınız bir kelime olacak ama, edebiyatı “ucuzlaştırıyor”. 
 
donusBu sorunla karşılaştığım son roman da Ayşe Kulin’in Dönüş’ü oldu. Akıcı dili, detaylandırmalarındaki inceliklerle her zaman okumaktan zevk aldığım Kulin de Dönüş’te Ahmet Ümit’le aynı kaygıya düşmüş. Eşcinselliği işlemesi konusunda son günlerde basında yer alan Melik Gökçek’li tartışmalarından bahsetmiyorum. Bu kez Çamlıca’ya yapılması için proje yarışması açılan cami malzeme olmuş. Belki, nefret ettiğim bir tanımlama ile, “sanatçı duyarlılığını” romanına yansıtmak istemiş Kulin ama “Sultanahmet’in kopyasına birincilik veren jüriyi eleştiren bir yazı yazdığı için politik kaygılarla işten çıkarılan ve hayatını Ege’nin huzurlu kıyılarında sürdürmeye karar veren bir mimar” bana yine biraz zorlama geldi. İşin kötü yanı, tweeter’da saniyede binlerce tweet ekranınızda nehirler gibi akarken, her saniye Youtube’a 60 dakikalık videolar yüklenirken, 4,5 milyar yaşındaki dünyanın tüm bilgisinin yüzde 90’ı son iki yılda üretilmişken… bu duyarlılığı, bu kaygıları dile getirmek ve daha hatırlanabilir kılmak için başka bir şeyler yapmak gerekiyor gibi geliyor bana. Düşünsenize, artık elinden akıllı telefonunu düşürmeyen, tabletsiz nefes alamayan ancak kitap ile “gözükmekten” utanan gençler var hayatımızda. Gençlerin ve potansiyel yeni okuyucuların ilgisini çekebilmek için kalemine yeni kavramlar eklemek elbette gerekli ama sanırım bunu yaparken temel çıkış noktasının kaçırılmaması şart.
 
Diardi
 
Yorum yapın

Yazan: 05/02/2014 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Acımadı ki!

Ciddiyet ve Kollektivizm Azizim
chic book Yerden yere vurduğumuz gibi kurtardığımız da oluyor..Evlere kapandığımız, sokaklara çıktığımız, yollara düştüğümüz… İçimizin sızladığı, tepemizin attığı..olmuyor mu..oluyor.. Memlekettir, topraktır..tamamdır..da… Topluca, yan yanayken, kalabalıklar halinde bir mutsuz değil miyiz bu aralar? 
 
Samimi olalım, bazen sizin de “iç memleket” grileşmez mi? Kimsenin bilmediği bir adres istiyor hani ruh hali insanın.. Git orada “dur” biraz, tedavülden kalk biraz yahu.. Az bi sus, kendine bi bak.. Euro bu kadarmış, benzine zam gelmiş yok efendim yolsuzluklar diz boyuymuş.. Tamam ciddi düşünüyoruz hep birlikte düşünecek çok ciddi mevzular var da.. Bırak bi sıyrıl da gel… Önce bir kendini topla, sen bir sağlam ol.. Sonra git zincire sağlam bir halka ol, olmak istersen…
 
Bu sabah bunları düşündüren; İki kadın.. Melis Alphan ve Elif Key’i okumalısınız mutlaka…
 
Silverland
 
Yorum yapın

Yazan: 27/01/2014 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

Sayıklamalar: Gezi Parkı olayları vesilesiyle…

nefret
…Mathieu Kassovitz’in ’95 yapımı filmi “La Haine”i (Sözlük anlamı nefret, bizdeki gösterim adı protesto) ilk kez veya bir daha izlemek…
 
Paris banliyölerinde bir göçmenin polislerce gözaltında darbedilerek öldürülmesi ve ardından çıkan ayaklanmayla başlayan film, polis (devlet)-varoş ilişkisi ekseninde ele aldığı bu süreci, Afrikalı, Yahudi ve Arap üç arkadaşın 24 saatte yaşadıklarıyla anlatıyor.
 
Belgesel tadındaki filmin kahramanları, toplu konutlarda yaşayan, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan, kendilerine çıkış yolu arayan veya umudunu kaybetmiş tipler; kişilik özellikleriyle de varoşun özeti.
 
Filmin özeti de 50. kattan düşenin, her katta “Buraya kadar her şey yolunda” demesi. Düşenin gizli öznesi kişi de olabilir toplum da.
 
Filmde, şiddetli baskının şiddetli tepkiyi doğuracağı da gösteriliyor, sürüden ayrı takılırsanız sürü seni sallamaz uyarısı da veriliyor.
 
Kassovitz, 1995’te çektiği filmle, 10 yıl sonra iki gencin polisten kaçarken saklandıkları elektrik trafosunda ölmesiyle Paris’te başlayan ve tüm Avrupa’ya yayılan göçmen-azınlık ayaklanmalarını da öngörmüş. Film, böylece 10 yıl sonraki olayların yarıkurgu belgeseli gibi…
 
Peki 2005’teki olaya baktığımızda başka ne var: O zamanki İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy’nin, göstericileri, ayaktakımı-çapulcu olarak nitelendirmesi ve “Göçmen sorunu yoktur, terör sorunu vardır” sözü… Daha sonra ne oldu bu adam?
 
Bu arada niye kaçmış iki genç? Sokakta futbol oynarken suçları olmadığı halde durduk yerde kaçacak kadar polisten korktukları için. Polisten durduk yerde niye korkabilecekleri de filmde var.
 
Filmde başka ne var? Yeraltı kültürünün öğeleri: Breakdance, hip-hop, graffiti ve Dj müziği.
 
Mesela yönetmenin, Flipper’ın deniz üzerinde zıplaması gibi, sadece bir kereliğine filme dışarıdan bakmamıza izin verdiği, sinema öğrencilerine ders kamera hareketli planı. 
Dj’in Fransız rap grubu NTM’nin polise “sevgi ve saygıları”nı sunduğu “Nique la police” ile Edith Piaf’ın “Non je ne regrette rien (Hiçbir şey için pişman değilim)” parçalarını mikslediği sahne:
Bir de aklıma Oliver Hirschbiegel’in yönettiği 2001 yapımı “Das Experiment (Deney)” geldi. 
 
Deney, değişik iş ve sosyal statülere sahip insanların, kurayla hükümlü ve gardiyan olarak ikiye bölünmesi ve oluşturulan cezaevi ortamında davranış değişikliklerinin gözlemlenmesi.
 
Gücün insanları değiştirebildiğini ortaya koyan, bazı polis davranışlarını anlamlandırmakta zorlananlara, işin psikolojik boyutunu anlatan bir film.
 
Konuyla alakasız, yönetmen, en Nazi ideali ari ırk örneği tipi en acımasız yaparak, Nazi Almanyası dönemine gönderme yapmış. Bu tipten bağımsız, olanları tüm totaliter rejimlere de genelleyebilirsiniz.
 
Filmi seyretmeden hakkında pek bilgi toplamam. Benim gibi davrananlar, aşağıdaki klipten sonra gelecek cümleyi bi’zahmet okumasın. Bu filmde aklımda kalan müzik yok. Müzikleri sağlam olan La Haine’den bir parça daha gelmeyecek ama DJ’in sırtında Cypress Hill yazısını dikkat edenler için gelsin:
(Filmin yarattığı sinir bozukluğunu artırmak için izledikten hemen sonra fantezi değil, gerçekten yapılan deneyin ayrıntılarını nette araştırmak… Deneyin gerçek görüntülerini izlemeye ise elim gitmedi)
Totoro
 
Yorum yapın

Yazan: 26/06/2013 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Gezi Parkı’nın direniş şarkıları

Her protesto kendi müziğini de yaratır…

gitar
direniş şarkılarından bir derleme…

Boyun Eğmeyenler

New York’lu Çapulcular – Şimdi İstanbul’da Olmak Vardı Anasını Satayım

Boğaziçi Caz Korosu: Çapulcu musun vay vay

Ceyl’an Ertem – Bir Başka

Boğaziçi Caz Korosu: Çapulcular oldu mu?

Kardeş Türküler – Tencere Tava Havası (Sound of Pots and Pans)

 Marsis – Oy oy Recebum

ODTÜ Sosyalist Düşünce Topluluğu’ndan Direniş Şarkısı

Duman – Eyvallah

Serhad Raşa ”Çapulcu’nun Şarkısı”

FlowArt – Gezi Parkı

– Tayfa

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bülent Ortaçgil – Bozburun


Boz taşlar önümüzde
Cebimizde yalnızlık var
Şu dümdüz büyüyen gecede
Tek dostumuz yakamozlar
Kimsesiz koylar ortasında
Her biri başka siyah bu dağların
Güneşi yolladık bütün renklerle
Oyuncağıyız artık alışkanlıkların
En küçük bir ses bile sanki gök gürültüsü
İçim kıpır kıpır deniz kıpırtısız

Kokuların şarkısı başlar
Ne çocuk sesi ne kent uğultusu gelir
Mişli geçmişte sorunlar saklanır
Aya dokunmanın tam zamanıdır
İçim kıpır kıpır deniz kıpırtısız

Gece giderek yayılmaktadır
Yıldızlar herkese göz kırpmaktadır
Güzellikler paylaşılmak ister
Sevdiğim uzakta belki uyumaktadır
En küçük bir ses bile sanki gök gürültüsü
İçim kıpır kıpır deniz kıpırtısız

Türkiye’nin tartışmasız en iyi söz yazarlarından biri olan Bülent Ortaçgil’in uzun yılladır yaşadığı ve şarkılarının pek çoğunu ürettiği Muğla’nın Marmaris İlçesi’ne bağlı Bozburun Beldesi’ni anlatan şarkısı…

Geçmişi M.Ö 2000 yılına dek uzandığı tahmin edilen minik balıkçı kasabası, “Denizinin kıpırtısızlığı”, “ne bir çocuk sesi ne kent uğultusu” ile Cittaslow (Sakin şehir) ünvanı almak için mücadelesini sürdüredursun, baharın gelmesiyle burnumda tüter oldu.

Bozburun olur, Asos olur, Akyaka olur, Faralya olur, Bozcaada olur, bir yerlere gidelim mi bu ara…
Hiç olmasa Foça olsun. Kıyılarında sakin sakin rakılarımızı yudumlamak için…

Dip not: Klip 2005 yılında TRT’de yayınlanan ‘ memleketim ‘ isimli programdan..

— Emin

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

The Passenger

Hafta sonunu karşılarken, en güzel Cuma şarkısı; I am a passenger

— Emin

 
1 Yorum

Yazan: 17/02/2012 in Muzik, Pop

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: