RSS

Etiket arşivi: Denizatı

Ne romantik bir hayvanmışsın meğer!

Hayvanlar alemi ile mesafeli ilişkime rağmen, dövme merakımı takiben Deniz Atları’na sarmış durumdayım. Sarmak ne demek.. Hayranım kendilerine.. Zarafetlerine, dik duruşlarına, süzülerek denizlerde hayat bulmalarına değil hayranlığım. Bunlar öyle ilginç öyle hisli hayvanlar ki.. İnsanlardan sonra aşka en yakın duranlar onlar.. “Ne romantik bir hayvanmışsın meğer!” diye böyle denizlerin dibine dalıp saatlerce seyredesim var onları..

Deniz Atları, 70’lı yıllar romantizmi de yaşayarak, flört etmeden sevişmiyorlar:) Günümüzün one night stand anlayışının ötesinde, ortalama 1-1,5 ay kadar bir flört dönemi yaşıyorlar, ardından heyecan doruğa ulaşınca çifteşiyorlar kiiii asıl final burada; hamile kalan da erkek Denizatı oluyor. Yani yöntem aynı aslında, ama yumurtayı taşıyan dişi değil, er kişi oluyor. Erkek Denizatı, keseceğinde 10-45 gün arasında taşıdığı yumurtaları bırakana kadar, her sabah dişisi tarafından ziyaret ediliyor. Hali hatrı soruluyor ay böyle bir ihtimam bir özen bir görsen.. Doğum/yumurtlama anında da dişisi onu yalnız bırakmıyor..

Doğum sonrası da flört edip etmemeye, bir daha çiftleşip çiftleşmemeye birlikte karar veriyorlar. Ya böyle bunlar parklarda dolaşır gibi kuyruklarını birbirine dolayıp yosunların arasında geziniyorlar.

Aşk heyecanı yaşıyorlar. Asıl en fenası, bu çiftlerden birisi ölürse, diğeri aylarca yas tutuyor. .Hani şair diyor denizatiya, “20. Yüzyılda en fazla 1 yıl sürer ölüm acısı” diye, bunlarınki 21. yüzyılda da sürüyor.

Dahası da var, öyle bir aşk dolu ki bu Deniz Atcıkları, afrodizyak ilaç sanayisine kurban gidiyorlar:( Özellikle Çin’de alternatif tıp ilaçları için milyonlarcası katlediliyor..

Dünya çıldırmış! Yeryüzünün “akıllı” varlıkları, aşkı, doğal cinselliği kendi elleriyle yok edip ruhlarını tükettikleri yetmiyormuş gibi, suni yollardan bunları geri alabilmek için bu yüzyılda bu romantizmde kalmış hayvancıkların soylarını tüketiyorlar!

Hayvan sevgisi herşeyin üzerinde olmayan bir insan olan ben bile “İşte bunlar hep seks” diye bu salak sanayiye karşı direnişe geçmek istiyorum. Rahat bırakın Deniz Atlarını! Deniz Atlarına Özgürlük!

#direndenizatı falan diye de slogan atasım geliyor… Şu hayvani romantizmi anlayan, bunu yapabilir mi?

Bu arada dövmemin de bir Denizatı figürü olacağını anlayan anlamıştır @Diardi:)

@silverland

 
Yorum yapın

Yazan: 10/07/2013 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Eşcinselleri niçin öldürmemeliyiz?

Onları ilk farkettiğimde sene 92 falandı. O zaman sultan Özal’dı. Babam bişeylerin değiştiğini söylüyordu hep. -Bu iyi bişey mi baba- diye sorduğumuzda -bazıları iyi ama çoğu kötü- diyordu. Çocuk aklımız daha da karışıyordu. Gerçi aklımız hala çok karışık.

Bursa’da doğdum. Yiğidin harman olduğu, delikanlılığın kitabının yazıldığı yerde :)))

Onca -ibne kenti, top memleketi- söylentilerine rağmen ömrümde ilk eşcinseli İstanbul’da gördüm. Yaz tatilinde İstanbul’daki halama giderdik. İstanbul dedimse de Kartal’a işte. Halamın benden bir kaç yaş büyük oğlu vardı. Birlikte gezerdik. Bir gün Pendik’e gittik. Kalabalık bir sokağın ortasında yürürken halaoğlu bir anda irkildi. Karşı taraftan gelen birisine bakıyordu. Alışık olmadığım bir kalabalığın içindeydim. Ben göremiyordum. N’oldu dedim. -Baksana homo geliyo- dedi. Ben homo ne diye düşünürken esmer, uzun boylu, uzun saçlı, dudakları boyalı kulağı küpeli bir adam gördüm. Olduğum yere mıhlanıp ilk kez gördüğüm bu yaratığa bakıyordum. Kafam yine karışmıştı.

Adam bana bakmadan, aslında hiçkimseye de bakmadan gözünü kaldırıma kilitlemiş, okuldan eve dönen imamın kızı edasıyla yürüyordu. Halaoğlu çekti kolumdan. -Yürü oğlum manyak mısın ne dik dik bakıyosun-. Katarsis anından sıyırıp aldı beni. Halaoğluna döndüm. -Bu homo mu- dedim. -Evet- dedi. -Ama dik dik bakma kızar- diye yineledi.

O gün hissettiğim duyguyu ifade etmek kolay değil. Yeni bir türle tanışmanın verdiği merak duygusuyla paketlenmiş bir korku hali. Neden sorusunun yanıtı olan o tiksinti dolu -erkekle sevişiyor- yanıtı. -Hiç Zeki Müren’e Bülent Ersoy’a benzemiyo bu abi-

Onlarla ikinci tanışmam Bursa’da oldu. Yıl biraz daha 2000’lere doğru. Evimizin bahçesinin bittiği yerde bir apartman yükseliyordu. Kırmızı bir apartman. Birinci katına taşınmışlardı. Sanırım 2 kişiydiler. Bizim bahçeye doğru olan balkonlarına boydan boya koyu renkli bir perde çekmişlerdi. Hiç yüzlerini görmedim. Sadece seslerini duyuyordum. Kadın gibi konuşan erkekler.

Ben bahçenin bir köşesine sinmiş onları dinlerken siyah perdenin bir anda çekilip -napıyorsun orda sen, bizi mi dinliyorsun- demelerinden korkuyordum. O dönemde beni en çok şaşırtan annemin yorumu oldu. “Ama çok saygılılar. Aferin. Benim hiç şikayetim yok. Keşke diğer komşular da bu kadar saygılı olsa”
Annemin bu yorumuyla onları ilk kez normal bir insan, iyi bir komşu olarak görmeye başlamıştım. Ne zaman taşındılar anlamadım. Çünkü bir sonraki kiracı taşınana kadar perde örtülü kalmıştı.

Lise yıllarıydı. Babannemin yaşadığı köyün birkaç kilometre ötesinde kaplıcalar vardı. Uludağ’ın arka eteklerinde yüzlerce yıllık çınar, çam ve kayın ağaçlarının arasında irili ufaklı şelaleleri aşıp ovaya inen nehrin kenarına kurulmuş bir kaplıca köyü düşünün. Düşündüğünüzden daha da güzeldi.

3-4 küçük otelin bulunduğu kaplıca köyünde sonraları ortam iyiden iyiye muhafazakarlaşınca kapatılan bir de gazino vardı. Bu gazinoda akşamları Ömürcan isimli bir eşcinsel sanatçı şarkı söylerdi.

Köylülerin ve hastaların oluşturduğu evrende bir başına bir dönme. Onu ilk tanıdığımda kaplıcanın içindeydim. Gürül gürül su akıtarak sırta masaj yapan aslan ağzının başında -sıra kimde- kavgası yapan yaşlı adamları izliyordum.

Bir anda hamamın içinde yuh sesleri yankılandı. N’oluyor dedim kapıya baktım. Renkli, vücudu saran mayosuyla o girdi içeri. Kıvırta kıvırta yürüdü, doğrudan havuzun kenarına geldi, atladı ve yüzmeye başladı. Hamam yuhlarla ıslıklarla çınlamaya devam ediyor, o kulaçlarını hiçbir şey duymamışçasına atıyordu. Havuzdan çıktı, havlusunu aldı ve kapıda kayboldu. Sanki bir yerlerde kamera var ve o da filmin en önemli sahnesini tamamlamış gidiyordu. Ben yine olduğum yere kilitlenmiştim.

Daha sonra gerçek adının Hasan olduğunu öğrendiğim bu sanatçının sesinin Bülent Ersoy’a çok benzediğini anlatmışlardı. Yani aslında bu adamı şarkı söylerken çok beğeniyorlar ama aynı havuza girmek istemiyorlardı. Ömürcan’ın Gemlik’te evli olduğu, hatta bir çocuğunun olduğunu söylentileri de vardı. Gazino piyasasında Bülent Ersoy’a benzeyen sesinle para kazanmak istiyorsan her şeyin ona benzemeli sanki- diye düşünmüştüm.

Homo, ibne, top, dönme… Bu terimlerle bildiğim ara türe ilişkin ilk sıcak deneyimi İzmir’de yaşadım. Üniversitedeki ilk yılımda Bornova, ikinci yılında Alsancak’taki barları keşfetmiştim.

O dönemde Alsancak’taki barların hemen hepsi Kordon üzerindeydi. Denizatı vardı, rock dinleyenler oraya takılırdı. Orada hayatından bezmiş bir garson vardı. O arabesk dinlerdi. Bundan dolayı mı bezmişti bilmiyorum ama herkes adamı severdi. Yok o ibne değildi. En azından görünen kadarıyla. Aklıma geldiği için yazmadan geçmeyeyim dedim.

Rainbow diye bir yer daha varmış ama kapanmış, orayı göremedim. Bir de Sun Set vardı sonra ismi Binoks oldu, şimdilerde ne bilmiyorum ama Gündoğdu Meydanı’na çıkarken sol köşedeki mekan işte. Orada happy hour uygulaması vardı. Akşam 18.00’e kadar bira ucuzdu. Oturur birer bira söyler. Sonra kalkıp bakkaldan Efes Güneşi alır Dar Sokağa giderdik. Dar Sokak o zaman şarapçıların takıldığı metruk bir yerdi. Orada bir evde yaşayan, ismini bilmediğim uzun sakallı bir adam vardı. Dar Sokağa ne zaman birileri girse 5 dakika içinde elinde bardakla yanlarına gider, mekan vergisini keserdi. Şarabı adam gelmeden hızla bitirip mekana geri döner, masada bekçi bıraktığımız kızların yanına oturur biralarımıza devam ederdik. Hayat böyle daha güzeldi.

Kordon’a set çeken yüksek binaların arkasında kalan Rum evlerinin çevrelediği sokaklar o zamanlar çok sessizdi. Şu aralar birbirinden ilginç mekanlarla oldukça canlı olan sokaklarda birkaç aile yaşıyordu. Neden bu kadar ayrıntılı anlattım bilmiyorum ama silmek gelmiyor içimden. Öyleyse hikayeye devam edelim.

Gazi Kadınlar Sokağı ve paralel sokaklarında ilk açılan mekan Kaos oldu. Hemen her gün Kaos’a takılıyorduk. Bir gün geç saatlerde bardan çıktık ve Alsancak Gar durağına yürümeye başladık. Bornova Sokağı’na ilk kez bu kadar geç bir saatte girmiştim.

Yürürken karanlık sokakta belli belirsiz karaltılar görüyordum. Yaklaştıkça ara sokaklardan apartman girişlerinden çıkan 5-6 travesti yanımıza gelmeye başladı.

-Tatlım yukarı gelmek ister misin-

-o bugün benimle evlenecek, sevgilime sulanma-

Birinin elini sırtımda hissettim, diğeri koluma girdi, arkadaşıma baktım onun da koluna girmeye çalışan biri vardı ama onu iteleyince ortalığı çınlatan bir küfür dinledik. Ben de koluma girene istemediğimizi söyledim. Kolumu bıraktı. Olduğu yerde kaldı.

Sokak köpekleri gibi aralarından geçerken havlamışlar, belli bir yere kadar bize eşlik etmişler daha sonra sokağın diğer ucundaki köpeklere bizi teslim etmişlerdi. Sokağın diğer ucu daha tehlikeliydi.

Sanırım bağrışı duyarak balkonlara çıkan travestiler vardı. Herkes bize laf atıyordu. Biz cevap vermeden hızlı hızlı yürüyorduk. O sırada bana doğru uçan bir şey görüp milisaniye diyebileceğim bir anda kafamı çevirdim. Bir şarap şişesi saçlarıma sürünüp geçerek yerde patladı. Adımlarımızı daha da hızlandırdık, sokağın bitmesine az kalmıştı. Neden koşup kaçmadık bilmiyorum kafamız mı güzeldi, erkekliğe mi yediremedik…

Okuduğum kitaplarda seyrettiğim filmlerde birbirine benzeyen hikayeler buldum onlarla ilgili. Hiç eşcinsel olduğunu söyleyen bir arkadaşım olmadı. Deneyimini ilk ağızdan dinleyeceğim biri de olmadı. Ara sıra kendime -ben de eşcinsel olabilir miyim- diye soruyorum. Çıplak bir erkekle yattığımı düşündüğümde bütün vücuduma tiksinti duygusu yayılıyor. Bir insan homoseksüel olduğunu nasıl anlar ve anladığında ne yapar ? Dünyanın gördüğü en kıdemli homoseksüel olan William Burrroghs ustanın sözlerine dikkat kesilelim:

O ölümcül kelime, beynimin içinde dönmeye başladığı zaman lenf bezlerimi dolduran o tarif edilemez korkuyu asla unutamam. Ben homoseksüeldim. Baltımore’daki gece kulübüne takılan, boyalı suratlarıyla etrafa sırıtan o kadın taklitlerini düşünüyorum da. Böyle birşey mümkün mü ? Ben o insanlık dışı varlıklardan biri miydim ? Beyin sarsıntısı geçirmiş bir adam gibi afallamış bir şekilde caddelerde yürüdüm. Kendimi mahvettiğimi düşündüm. Ama bilge, yaşlı bir ibne bana yaşamak ve herkesin görebilmesi için bu ağır yükü gururla taşımak zorunda olduğumu öğretmişti. “

Sanatta, edebiyatta, modada, yaratının, tasarımın, estetiğin olduğu her yerde onlar var. Bu sanırım başkaldırı duygusunun bir sonucu. Aile, toplum ve devlet sistemine tek başına göğüs germek ve bunu sadece kendi cinsel arzuların için yapmak. Dinin, devletin, vatanın, milliyetin, çocuğun için değil yalnız özgürlüğün için. Çevremde özgürlüğü için bunca fedakarlık gösteren, evlatlıktan reddedilen, okuldan, işinden, evinden atılan, polisten dayak yiyen, mahkelelerde sürünen başka kimseyi görmüyorum. Herhangi bir -izm için değil tüm dünyaya karşı kendi kararı için. Biricik kararı için.

Halen neden “Eşcinselleri Niçin Öldürmemeliyiz” başlığını attığımı merak ediyor olabilirsiniz. Çoğunuz Şükrü Erbaş’ın ünlü şiiri “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz” şiirinden esinlendiğimi anlamışsınızdır. Erbaş’ın, şiiri bir insan tipinin neden olmaması gerektiğini anlatır. Ben de neden olması gerektiğini anlatıyorum.

escinsel karnavaliÇocukluğumda, ilk gençlik yıllarımda irkildiğim, korktuğum, belki halen de uzak durmaya çalıştığım eşcinsellere giderek daha fazla saygı duyuyorum. İnsanın insan olmasının özgürlük şartına bağlı olduğunu, özgürlüğün de başkaldırma eyleminden doğduğunu öğrendim. Gerçek delikanlılığın da bu olduğunu. Gariptir çevremde eşcinsellerden daha delikanlı kimseyi göremiyorum.

Göremediğim delikanlılar da var tabi. Onlar özgürlük yolunda eşcinsellerden de cesurdurlar. İntihar edenlerden bahsediyorum. Sadece dünyaya değil kendilerine de karşı olanlar. Bir yaşayan asla tüm dünyaya karşı olamaz, bunu ancak kendini öldüren biri yapabilir.

Tüm felsefi tartışmaların sonu ister istemez ölüm fikrine gidiyor. Bir lavabonun gideri gibi ölüm, herşey oraya sürükleniyor. Yokoluş paradoksuna düşmemek için son tahlilde hayatı öncelemek gerekiyor. Mantığa aykırı bile olsa hayatı savunmak.

Nietszche vurgulamıyor mu bunu “memento vivere” (yaşadığını unutma) sözünü hatırlatarak.

Özgürlüğün ve başkaldırının sınırı hayatın sınırına kadar uzanmalı. Orada kalmalı. Uçurumun kenarında açan rengarenk çiçekler olmalı, eşcinseller ölmemeli.

Dionosfer

 
Yorum yapın

Yazan: 03/07/2013 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: