RSS

Etiket arşivi: türk

Ağlayan bir hayalet

Meksika halkının dilinde dolaşan ve kökleri bir Aztek mitolojisine dayanan şarkıyı, ilk kez Frida Kahlo’nun hayatını anlatan filmde duyduk büyük ihtimalle.frida1

Anzak kızı, asi ama hüzünlü sesiyle Lila Downs söylüyordu. İspanyolca sözlerini anlayamasak da, aşk şarkısıdır diye düşünmüştük. Frida’nın o enteresan, tutku dolu hayat öyküsünde herşey bir aradaydı oysa. Aşk, tutkular, sanat, hırs, dostluk, vefa/vefasızlık, ihanet, esrarlı sırlar vs..

Filmin müzikleri öyle güzeldi ki.. En çok dilimize takılan şarkının, bizim halk türküleri gibi, 16. Yüzyılın başlarında bir efsaneyi anlattığını öğrendik sonraları.

İspanyolca, mızmız, ağlayan,sızlayan anlamına gelen L’lorona, aslında ağlayan bir hayaletin adıydı..

Rivayete göre kocasının/sevgilisinin, çocuklarını kendisinden daha çok sevmesini kıskanıp, çocukcağızları nehire atmış..Sonra da tabi yaptığından bin pişman çıldırıp meczup olmuş, kendini de nehre atmış. Hatta o öldüğünde bile, nehir kenarlarında sürekli ağlayan hayaleti görülüyormuş.

Diğer bir rivayete göre de, hayaletler/periler görebilen bir Anzak kadını, çocuklarını onlar söyledi diye nehre atmış. Sonra acısından intihar etmiş. Ölünce bile hayaleti o nehrin kıyısından ayrılamamış. Zaman zaman nehir kıyısında O’nun hayaletini görenler olurmuş.
Tarihi bir boyut getiren rivayet ise, La malinche adındaki Aztekli bir kız, köle tüccarları tarafından, tüm Güney Amerika’yı istila etmek isteyen Hernan Costes’e ele geçirmek için gelen hernan cortese köle tüccarları tarafından satılır ve onun karısı olur, iki de çocukları olur. Ancak, Cortes, çocuklarını alıp İspanya dönmek ister. La Malinche, Tanrılara yalvarır. Tanrılardan biri “eğer çocuklarını götürmesine izin verirsen çocuklardan biri ispanyadan geri dönüp halkını katledecek” der, La Malinche de, yakınlardaki bir gölde bebeklerini boğarak öldürür. Yine, La Malinche’nin hayaletinin bu gölün etrafında görüldüğü söylenir. Allah muhafaza kendisi Meksika sınırlarında kalmış, ülkemiz sınırlarında hiç gören olmamış..Biz genelde öcü böcü falan görüyoruz…

Anzak kadınları da tabi yurdum insanı gibi, çocuklarını bu şarkıyla korkutmuş, bir yandan bu kadının yaşadıklarını düşünüp içleri yanmış..bu şarkıyı söylemişler arkasından…

Anzakların da Türk olduğunu söylemiş miydikJ

Şaka bir yana..şarkıyı 90’larına dayanmış Chavela Vargas’tan dinlemek ayrı bir keyif..O yanık sesiyle sizi Meksika’nın yüzyıllarca savaş, isyan görmüş, sanatı, müziği de isyanla içine sindirmiş sokaklarında dolaştırıyor.
Öte yandan Chavela teyzenin şarkıyı bu kadar yanık söylemesinin sebebi bir zamanlar Frida’ya aşık olmasından kaynaklandığı dedikoduları da yok değil..Fridaların şarkısı özetle..

Meksikalı ünlü ressam Frida Kahlo’nun hayat hikayesi, bu Aztek mitolojisindeki L’lorona, gibi, çile çekerek ağlayarak, sabırla yaşamaya adanmış bitkiyle benzetiliyor.

Şarkının sözleri hakkında da muhtelif çeviriler söz konusu. Aşağıda bir tanesini paylaşıyoruz. Ancak, Murathan Mungan’ın kilometrelerca uzaklardan ve yüzyıllarca eskilerden gelen bu efsaneye dair yazdığı şiirini de pas geçmeyelim;

“acının adresini sorar şili’de her kapı
ve her kapının kendi yüzüne kapanan dilsiz çıngırağı,
sesini sınıyor şimdi,
deniz heykellerinin,kardinal çiçeklerinin
ve rüzgar kentinin mağrur görkeminde
dağlı sislerin buğulandırdığı
ve güneyli mavi parmaklarıyla araladığı her puslu sokak
sanki talan edilmiş bir albümün soluk fotoğrafı…”

Murathan Mungan
frida2
LA L’LORONA SÖZLER;

Nehirden aşağı gitme çocuk
oraya yalnız gitme
hüngür hüngür ağlayacak kadın için, ıslak ve vahşi
öyle kuvvetli ki sen onunsun
o güneş battığında ağlıyor
ay yaşlandığında feryat ediyor
bebekleri için ağlıyor, kalanlar ve ölenler için
soğuk suların boğdukları için

hain bir aşk tarafından terkedilmiş
öfke ve nefretle dolu
uçurumun kenarından savrulmuş

ve onların alınyazısına bırakılmış
gece ve gündüz, onların çığlıklarını duyar
bugün hala tepesinde gibi
onların işkence edilmiş yüzleri rüyalarını doldurur
dinlenmeleri için kalbini onlara verir

Silverland

 
Yorum yapın

Yazan: 11/02/2013 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Sertab Erener-Yanarım

kaynak: 3.bp.blogspot.com

Kızartma yemem, fast food ayda bir anca.
Zeytinyağı favorimdir, tereyağlı pilav aramam.
Kola içmem, çay aklıma gelmez, günde bir Türk kahvesi şifa olsa gerek.
Öğle yemeği üzerine ilki olmak üzere günde 3 sigara kimseye komaz…
Sefertası hareketinin öncüsüyüm!
Meyvemi yerim, çok az tuz kullanırım, tatlı sevmem.

“Ciğerim yanıyo doktor bey!” diye dayandım kapısına,
“Ciğerin değil miden o” dedi.
Hala nedenini anlayamadım..

– Diardi

 
Yorum yapın

Yazan: 22/11/2012 in Pop

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Esmeray – Gel Teskere

Kaynak: birzamanlar.net

Bir dönem bana söylendiğinde en fazla sinirlendiğim cümle, “Gelip göremiyorum, içim kaldırmıyor..”du. Çok uzun süren hastalıkların ardından yakınını kaybedenler beni daha iyi anlayacaklardır. Bugünlerde her an kor alev yutmuş hissi veren şehit haberlerini okumayı, haberlerde izlemeyi “içi kaldırmayanlar” gazete almayı da kesti, ana haber bültenlerini takip etmeyi de. Bir yerlerde her gün evlere meteor düşüyor, “içi kaldırmayanlar” yaşananları görmezden gelip hayatın çekilebilir kısımlarının sığ sularında yüzmeyi tercih ediyor. Ama farkında olmadıkları bir şey var, o meteor her gün daha yakınlarına düşüyor, daha fazla evden feryatlar yükseliyor. Artık şehit fotoğrafı ve al bayrak asılı olmayan sokak kalmayan ülkemin sınırlarında birileri hala kısır hesaplar peşinde koşuyor, biçarelerin elinden hiçbir şey gelmiyor.

Türkiye’nin en güzel buğulu sesi Esmeray 2002 yılında hayata gözlerini yumdu ama bence hala “Gel Teskere”den daha iyi bir şarkı yapılamadı Mehmetçikleri beklerden söylenecek. Birileri değiştirdikleri gündemler ile bugünleri unutacak belki ama ateş düşen evlerde bu türkü uzun yıllar dinlenemeyecek. Asla unutmayacaklardan hiç unutmaması gerekenlere gelsin…

— diardi

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

Blue Monkey – 60 Seconds – Rode Rocks

Davetiyenin kapalı hali de bu

Nikah davetiyemiz

İlk önce ofisten bir arkadaşım, “Amerikan’dan tanıdığım bir kız önemli bir yarışmada finale kalmış, Arda da Facebook’ta paylaşmış hatta, bak” dedi. Baktım, sesi de güzel, hoş, aferin memleketimin güzel insanlarına… Masama geldim. Haberler arasında da var internette. Haberi okurken, ” A aaaa. Ama bu Nitsa bizim Nitsa mı? Bu kadar değişmiş olabilir mi?” derken! Evet, ta kendisi, Nitsa Çukurel. Benim düğün davetiyemin tasarımcısı meğerse ne güzel şarkı söylüyormuş. Hemen siz de tıklayın linki ve kendisine oy verin lütfen!

Hürriyet Ege’de çıkan haberi de ekleyeyim de Ayçe Dikmen’in emeğine ayıp olmasın 🙂

İzmirli müzisyenler Ömer Kapancıoğulları ve Nitsa Çukurel Kapancıoğulları tarafından kurulan Blue Monkey (Mavi Maymun) adlı müzik grubu, uluslararası Rode Rocks yarışmasında ilk 10’a kaldı. Rode mikrofon firmasının düzenlediği ve 43 ülkeden 500’ü aşkın katılımcı arasında finale kalan tek Türk grup olduklarını söyleyen Nitsa Çukurel ‘Bu noktadan sonra kazananlar oylarla belirlenecek, bu yüzden herkesin oyuna ihtiyacımız var. Şarkımız “60 Seconds” ile dereceye girebilirsek İzmir ve Türkiye adına da çok büyük bir başarı olacak. Oy vermek için 31 Temmuz’a kadar http://rockro.de/bluemonkey adresinden, kalp işaretinin yanındaki ‘click to vote’ yazan yerden, facebook hesabınız ile ya da email adresiniz ile kayıt olarak yapabilirsiniz’ diyor…

Bu arada İzmirli gençlerimizi ilk 10’a seçen jüri içerisinde eski Guns N’ Roses davulcusu Matt Sorum, Queens of The Stone Age gitaristlerinden David Catching, Grammy adayı müzik mühendisi John Merchant, tanınmış prodüktör Alain Johannes gibi isimler de var. Sonbaharda yeni albümleri de çıkacak grup desteklerinizi bekliyor.

Blue Monkey – 60 Seconds – Rode Rocks

— diardi

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Eleftheria Arvanitaki – Dinata dinata

Eleftheria Arvanitaki – Dinata dinata
Ελευθερία Αρβανιτάκη – Δυνατα Δυνατα

İzmir’e konsere geldiğinde kendisini canlı izleme şerefine erişmiştik
Ne kadar da bizdendi.

Ege’nin karşı yakasından şu güzel yaz Cuması için gelsin.
Güçlü Güçlü !

— silverland

 
Yorum yapın

Yazan: 29/06/2012 in Muzik, Pop

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

“Sessiz Gemi” şiirinin hüzünlü hikayesi…

“SESSİZ GEMİ” şiirinin hüzünlü hikayesi….
(Nazım Hikmet’in, Annesi ile Yahya Kemal arasındaki aşkı farkettiği an…)

Celile Hikmet resimleri ile olduğu kadar güzelliği ile de tüm İstanbul’un diline destan bir kadındı… İstanbul sosyetesinin en çok konuşulan kadınları arasındaydı.

1900 yılında bu dillere destan güzellik, Osmanlı’nın meşhur valilerinden Nazım Paşa’nın oğlu Hikmet Bey ile evlendi. Şair Nazım Hikmet de bu beraberlikten doğacaktı. 1916’ya gelindiğinde Celile Hanım‘la eşi Hikmet Bey arasında şiddetli bir geçimsizlik başladı. O günlerde Yahya Kemal, Bahriye’de okuyan genç Nazım Hikmet’in şiir hocası olarak eve gelip gitmeye başlamıştı. Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım’la, Yahya Kemal arasında filizlenen aşk kısa bir süre sonra Celile Hanım’ın anlaşamadığı eşinden boşanmasıyla sonuçlandı. Tutkuyla, ateşle, kıskançlıklarla dolu tarihin sayfalarının arasına gizlenen aşk başlıyordu. O aşkın aktörleri sadece Celile Hanım ve ünlü şair Yahya Kemal değildi.
Nazım Hikmet, Necip Fazıl hatta Celile’nin yeğeni Oktay Rıfat’ın, yani Türk şiir dünyasının bütün ustalarının bir tarafından dahil oldukları bir aşktı o.

Heybeliada’da okuyan genç Bahriyeli Nazım, hafta sonları okuldan çıkar annesinin yanına gelirdi. Yahya Kemal o günlerde genç birer Bahriyeli olan Nazım Hikmet ve Necip Fazıl’ın bulunduğu öğrenci grubuna şiir dersleri verirdi.
Yahya Kemal hafta sonları “Genç Nazım Hikmet’e Türkçe ile şiir dersleri” verirken, İstanbul’un en güzel kadınlarından olan, ressam Celile Hanım’la yakınlaştı. Nazım’a verdiği derslerden arta kalan zamanlarda Celile Hanım ile Yahya Kemal sanat ve edebiyatla başlayan uzun sohbetlere başlamışlardı.
Bir süre sonra bu ilişkinin kokusu Nazım’ın ve Necip Fazıl’ın öğrencisi olduğu Bahriye mektebinde duyuldu. Dedikoduların ayyuka çıkması üzerine Yahya Kemal bir süre okula gelmedi. Geldiğinde karşısına öğrencisi Necip Fazıl çıkacaktı. Hocası olan Yahya Kemal’e şöyle dedi: “Hocam, kibrit suyu içerek intihara kalkıştığınızı duyduk. Sınıfın bu durumdan duyduğu derin üzüntüyü size söylemek isterim.”
Hocasına yönelik bu alaycı, ironik, dalga geçen tutum bir Deniz Harp Okulu öğrencisi Bahriyeli için kabul edilmez bir davranıştı. Necip Fazıl “Bu aşk ilişkisini alaycı bir şekilde ima eden” sözleri nedeniyle “Kodes” adı verilen tahta dolabın içinde cezaya gönderildi okulda. Ne ki bu Fransızcayı ana dili gibi konuşan, piyano çalan, natürmort resimler yapan dünyalar güzeli, sanatçı genç kadın Celile ile Yahya Kemal’in aşkı alevinden bir şey kaybetmiyordu. Olayı genç Nazım Hikmet de fark etmişti. Necip Fazıl’dan sonra bir gün Yahya Kemal’in siyah pardösüsünün cebine bir not bıraktı. Kâğıtta Yahya Kemal’e hitaben şöyle yazıyordu: “Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz.”
Bu not üzerine ünlü şair, tedirgin oldu. Bir süre Celile Hanım’ın evine gelmedi. Genç Nazım’la karşılaşmaktan çekindi.

Celile Hanım

Celile Hanım ise Yahya Kemal yüzünden kocasından boşanmış, bütün İstanbul’un kulaktan kulağa dedikodusunu yaptığı bir aşka “evet” demişti. Artık evlenmek istiyordu. Yahya Kemal bir taraftan kadını deliler gibi kıskanıyor, diğer yandan bu eviliğe yanaşmıyordu. Aşkını dile getirdiği olay inanılmazdı: “1916 yılından 1919 yılına kadar bir kadına deli gibi aşık oldum. Bu kadın yazın adada otururdu. Ben de orada idim. Deli divane olmuştum. Sonbahar’da Nişantaşı’ndaki evini düzenlemek için İstanbul’a inerdi. 1916 Sonbaharı’nda yine İstanbul’a iniyordu. Ben müthiş muzdariptim. Artık vapur giderken iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar… O gidinceye kadar Ada dopdolu idi. Gider gitmez benim için boşalıverirdi. Tam o günlerde Berlin Büyükelçisi Hakkı Paşa İstanbul’a dönecek lafı çıktı. Hakkı Paşa, benimkinin uzaktan akrabası oluyordu ve İstanbul’a geldiğinde geceler düzenler, İstanbul’un bütün güzel kadınlarını çağırırdı. Benimki de oralara gidecek diye içim burkuluyordu. Hatta kendisine bu endişemi söylemiştim. Gitmeyeceğine yemin etmişti. Bir gece Ada Oteli’nde otururken, yandaki iki kişinin ‘Berlin Büyükelçisi bu gece davet veriyor… İstanbul’daki bütün güzel kadınlar davetli’ lafını ettiklerini duydum. Müthiş bir acıyla yerimden kalktım. İskeleye doğru gittim. Son vapur çoktan kalkmıştı. Sert bir lodos esiyordu. Deniz karmakarışıktı, ancak ne olursa olsun, sandalla Maltepe’ye geçmeye karar verdim. Sandalcılara gittim, yanaşmıyorlardı. Çok para verince biri ikna oldu. Açıldık, bir süre sonra lodos büsbütün arttı. Denizde çalkalanıp duruyorduk. Sandalcı bana küfretmeye başlamıştı. Ölmek üzereydik; ama ben sadece sevgilimin katıldığı geceyi düşünerek müthiş bir kıskançlık duyuyor ve bir an önce orada olmak istiyordum. Sırılsıklam Maltepe’ye gelebildik. Hemen bir kahvehaneye gidip, araba bulmaya çalıştım. Yoktu. Bunun üzerine Maltepe’den Bostancı’ya yürümeye karar verdim. Tren yoluna çıkarak koşmaya başladım. Maltepe-Bostancı arasının bu kadar uzun olduğunu o zamana kadar fark etmemiştim. Kan ter içinde Bostancı’ya geldim. Vakit hayli geçti. Karakola gittim. ‘Bana bir araba bulunuz hastam var.’ dedim. Aradılar taradılar birini buldular. Yine bir sürü para verdim. Arabayla yola koyuldum. Kadıköy, oradan Üsküdar… Karşıya geçtim. Doğru Nişantaşı… Sevgilimin oturduğu apartmanın kapıcısı ahbabımdı. Penceresini vurarak onu uyandırdım. ‘Benimki evde mi’ diye sordum? Adam halime bakıp şaşırdı: ‘Evde, bu akşam çıkmadı!’ dedi, ‘Ne diyorsun diye bağırdım?’ Bütün katettiğim mesafe sanki başıma yıkılmıştı. Eve kaçta geldiğini araştırttım. Sözüne inanamıyordum. ‘Çık bir bak! Evde mi?’ diye adamı zorladım. Adam çarnaçar çıktı. Bir münasebetle hizmetçisine sormuş, uyuyor, demiş. Geldi haber verdi. Sanki dünyalar benim oldu.
Apartmanın karşısında bir arabacı meyhanesi vardı. Orada sabaha kadar içtim. Sabahleyin, doğru eve çıktım. Benim halim berbat. Toz toprak içinde olduğumu görünce şaşırdı ve hemen anladı.”
Yahya Kemal deli gibi aşıktı, ama evlenmekten hayatı boyunca korkmuştu. Belki, böylesi bir kadına hiçbir zaman sahip olamayacağını bilmekten, belki o beraberlikte ters bir olaydan ürkmekten, belki de genç Nazım Hikmet’ten ve etraf ne der diye ürkmekten… Hiçbir zaman o evlilik olmadı. Yahya Kemal hep kaçtı o evlilikten ve beraberlikten.

Uzun yıllar geçti bu olayın üzerinden. Nazım Hikmet büyük bir şair olmuştu. Sosyalistti. Dönemin iktidarı tarafından hapislerde süründürülüyordu. Celile artık yaşlanmıştı. O güzelliğinden eser kalmamış, üstüne üstlük kör olmuştu. Oğlunun hapislerden kurtulması için Galata Köprüsü’nde açlık grevine başlamıştı o görmeyen gözleriyle anne yüreği.
Tuhaf bir rastlantı sonucu, Celile açlık grevi yaparken, Yahya Kemal Galata Köprüsü’nden geçiyordu. Büyük aşkını gördü. Ama yanına gitmedi. Bir zamanlar: “Hocam olarak girdiğin eve babam olarak girmeni istemiyorum.” diyen genç Nazım Hikmet’in kurtulması için kör gözlerle açlık grevi yapan Celile’ye destek imzasını vermedi. Hızla uzaklaştı oradan. Öldüğünde evraklarının arasından içinde kurumuş iki yaprak bulunan bir zarf çıktı Yahya Kemal’in. Şöyle yazıyordu: “Bu zarfın içindeki hatıra, 19 Ağustos 1930’da Sirkeci garında gece saat 10’da veda ettiğim aziz bir kadının göğsündeki çiçektendir. Koparıp verdiği bu iki yaprağı daima muhafaza edeceğim.”
Celile muhtemelen bu aşkın devam etmeyeceğini anladığı gece Paris’e giderken, Sirkeci Garı’nda vermişti Yahya Kemal’e göğsünde duran o iki yapraklı çiçeği.

Yahya Kemal’in Sessiz Gemi’si “hep ölüme yazılmış bir şiir olarak” bilinir. Oysa demir alıp bu limandan kalkan gemi, Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol” dizeleri. Yahya Kemal’in hayatındaki en büyük aşkı olan Celile’sinin Ada’dan gemiyle İstanbul’a uzaklaşışı esnasında yaşadığı çaresizliği anlatır. Ölümdür elbette Sessiz Gemi’nin konusu. Ama aşkta aranan ölümdür ve Celile’nin ardından ada limanında bakakalan Yahya Kemal’den esintiler içerir.

Sessiz Gemi

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol,
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

Biçare gönüller!.. Ne giden son gemidir bu,
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler,
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.

Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Birçok seneler geçti dönen yok seferinden.

— silverland

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Sad Violin

Acı tuhaftır. İğne batar, kol duyar, ama acıyan aslında beyindir. Sevilen gider, yürek yanar, ama acıyan gene beyindir. Beynim, kendini benden gizler. Acıyı duyan o değil de duyularımmış gibi beni kandırır. Ben acıyamam yalnızca bir yerim acıyabilir.

Bununla da kalmaz, beynim acı yoluyla sınırımı da belirler. Kötülük sayarız, kötünün işi biliriz acıyı, oysa iyiliğimizedir de. Deri acımasaydı, kavrulana kadar ateşten sakınmaz, kemik ağrımasaydı kırılana kadar duramazdık. “Dost acı söyler” derler, unutulmamalıdır.

Bir bebek dünyaya geldiğinde gözleri görür ama gördüğü karaltı gibidir.
Görme keskinliği ortalama yetişkinin yüzde onu kadar bile değildir, anca sekiz ay kadar sonra normal düzeyine gelir. İşitmesi görmeye göre daha gelişmiştir ve bir ay içinde olgunlaşır. Öbür duyumlarla kıyaslandığında,  yeni doğanın yalnızca acı duyumu birçok bakımdan yetişkinden üstündür.  Omurilik sinir hücreleri daha iletkendir. Yüzey sinir hücreleri daha geniş bir alana yayılmıştır. Küçük bir dokunma bile kaçınıcı refleks düzeneğini devindirmeye yeter ve üstelik daha uzun sürer. Bu üstünlükler bir bakıma gelişmemişliktendir. Acı dindirici düzenekler yetersizdir ve zararlı olan olmayan ayrımım iyi yapamayan bebek, acıya hem daha duyarlı hem de daha az seçici olur. Ama bu onun yaşamda kalmasına doğrudan yardımcı olur. Yeri gelmişken, daha yirmi yıl öncesine kadar tıp dünyasında bebeklerin acı duymadıklarına ilişkin genel-leşmiş bir inanç vardı. Bugün bilimciler, sinir sisteminin, ilk yirmi hafta içinde acı duymayı sağlayacak yetkinliğe eriştiğini ve dölütün, en geç otuzuncu haftadan sonra acı duyduğuna kesin gözüyle bakılabileceğinde birleşiyorlar.

Gerçekten acı duyumunun erkenden devreye girmesi gerekirdi, çünkü organizmanın bütünlüğünün korunması bakımından dışsal etkilerin değerlendirilmesinde temel duyum acıdır. Ana karnındaki sıvı yatağında uykumsu bir bilinçsizlikte yaşayan dölütün bile buna gereksinmesi vardır. Çünkü anasının bedeninin aldığı biçime bağlı olarak görece en elverişli konumu koruması bir ölçüde buna bağlıdır.

Acı ilkin dışsaldır. Organizmayı bulunduğu konumu, durumu terk etmeye, çare bulmaya, değişmeye zorlayan bir olumsuzluktur. “Acı”nın İngilizcesi, “pain”, Latince poena sözcüğünden gelir ve ceza demektir. Organizma en kısa yoldan acıdan kurtulmaya çalışacağından acının geometrisi doğrudur (iki ucu kapanmayan eğridir de diyebilirdik). Acı bu olumsuzluğuyla, dünyayı, ben ve öbürü diye böler. “Rüyada mıyım, çimdikle beni!” deyişi bunu anlatır. Acı, sandığımın aslı olmadığını veya gördüğümün sandığım olmadığını doğrudan öğretir. Hayal ile gerçeği kesip ayırmakla, ben/ben-olmayan duyumunu kazandırır, kendi bilincime varmamın temelini kurar. “Acı” sözcüğünün etimolojik kökeninde de ayırma anlamı vardır (İ. Z. Eyuboğlu, Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü).

— silverland

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: