RSS

Etiket arşivi: keman

Nerede kalmıştık?

Bayılıyorum radyo reklamlarına.

Jotun diye bir boya firması var mesela. Muhteşem bir reklam hazırlamışlar. “Eyfel kulesi. Bilmem kaç metre yüksekliğinde, şu şu şu joshua bellözelliklere sahip. Serdarların evi. 7 metre 10 santim yüksekliğinde, 3 oda, 1 salon. İkisinin ortak yanı, Jotun boyası!”

Bazen çok anlamlı ile çok anlamsız, çok kıymetli ile çok kıymetsiz yan yana pek de güzel durabiliyor. Hangisinin ne anlama geldiğini çözebilmek bazen çok zaman alıyor, bazen hiç becerilemiyor.

Joshua Bell. Konser biletlerinin fiyatı ortalama 100 dolar. Metro istasyonunda 45 dakika sokak çalgıcısı kıyafetleri ile 6 eser çalmış, epi topu 32 dolar toplayabilmiş. Güzel çalmıyor mu? Elbette çalıyor. Farkına varabilmek, bazen imkansız.

Bir ay önce bir randevu aldım. Yapacağım görüşme ortalama 20 dakika sürecek. Randevunun bedeli 465 TL. Çıkışta “Hadi geçmiş olsun, nerede kalmıştık?” diyeceğiz. Değer mi, değer.

Diardi

Reklamlar
 
 

Etiketler: , , , , , , ,

Dilin susarsa parmakların sesin olur

Akran zorbalığı adama neler yaptırıyor! İleri derecede konuşma bozukluğu nedeni ile 12 yaşında, artık arkadaşlarının geçtiği dalgalardan yılıpmuhammed yildirir susmayı tercih etmek korkunç bir ruh hali olsa gerek. Benim gibi çenesi düşük bir insan için düşünüyorum da.. fena! Muhammed Yıldırır için öyle olmamış ama. Konuşamamasına çare olarak aileden gelen keman çalma yeteneğini konuşturmak gibi çok zekice bir yol seçmiş Yıldırır. (Babası Ali Yıldırır’ın Müzeyyen Senar, Münir Nurettin Selçuk ve Zeki Müren’in başkemancısı olduğu bilgisini paylaşmalıyım sanırım bu noktada)

İlk eseri “Şeytan’ın Rüyası”nı da 12 yaşında Paganini’ye öykünerek yazmış olması bir tesadüf değil elbet. 16 yaşında bestelediği “Meleğin Gözyaşı” noktasına geldiğinde orkestralarda solistten rol çalmaya başlamış. Ondan sonra da gelsin uçuşan parmaklar gitsin dünya rekorları. Dünya rekoru dediysem hiç yabana atılacak bir rekor değil. Henüz 27 yaşında: Türkiye’nin en genç keman virtüözü ol. Üzerine geçen ay Guinness Rekorlar Kitabı’na gir. Hem de Nikolay Rimsky-Korsakov’un kemanla çalınması en zor eseri ‘Yaban Arılarının Uçuşu’nu 37 saniyede çalarak!

Hala kekeme bu arada ama artık bu konuda tedavi görmek gibi bir derdi kalmamış. “Şu an İstanbul Üniversitesi Kompozisyon bölümünde üçüncü üniversitesini okuyor, bir de ‘Si Majör’ orkestrasının şefliğini yapıyor. Türkiye’deki CEO’lar ve yönetim kurulu başkanlarından oluşan bu koro, bir sosyal sorumluluk projesi. Eylül-ekim gibi konserlere başlayacak, gelirini de engellilere bağışlayacaklar. Küçükken ‘dilsizliği’ nedeniyle bir kişiyle bile konuşamazken, şimdi verdiği konserlerle, binlerce kişiye sesleniyor. Halinden de memnun.” demişler Hürriyet’e verdiği röportajda. Ne diyeyim. Konserine falan da gideriz bir denk gelirse belki..

Diardi

Rekor performansı:

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Alexander Markov Rock Concerto

Alexander Markov – Sarasate

Sahnedeki küçük, dağınık saçlı ve komik burunlu adamın dünyanın en iyi Paganini kemancılarından biri olması, şeytanın çok da sevimsiz olmadığı fikrini getiriyo insanın aklına. İzmir Ekonomi Üniversitesi’nin açık hava tiyatrosu küçük ama işlevsel. Yazlık İzmirliler doldurmuş yine tahta koltukları. (Magazin muhabirlerine sinirimi hatırlatamadan geçmeye çalışıyorum. İnsan konser devam ederken izleyenlerin flaşlı fotoğrafını çeker mi ama canım kardeşim ya!) Uzun zamandır konsere gitmemiştim sanırım ya da bu aralar öyle daraldım ki bana iyi geldi. İzmir Festivali’nden umuyorum tek izlediğim konser olarak kalmaz Alexander Markov. Dünyanın en iyi Paganini kemancılarından biri olmasına rağmen açıkçası ilk yarıdaki klasik performansı öyle aman aman içimizin yağını eritmese de ikinci yarı kesinlikle eğlenceliydi. Simli tayt pantolonu ve altın, alevli kemanına rağmen hem de! Rock Konçertosu’na eşlik eden annemin korosunun başarılı performansına değinmezsem çarpılırım sanırsam: Annecim, ellerine sağlık, çocukların çok başarılıydı! 🙂 Ancak Rock Konçertonun kayıtları konusunda Youtube bile sınırlı kaldı. Siz bir yerden bulup dinlersiniz artık. Bulalım, dinleyelim, sevelim, sevdirelim.

İmin abi ya keşke bi kare de fotoğraf çekseymişiz ya konserdeki halimizden. Hakikaten dediğin geçerli. İşi fotoğraf çekmek olunca insanın böyle zamanlarda fotoğraf çekmek aklına gelmiyor!

Ha bu arada, Ahmetciğime özürlerim ile birlikte, TRT ekibinin bir konser çekimi performansı vardı kiiiii, görülmeye değer! Ne konsantrasyon bıraktılar adamda ne konser keyfi. Görüntülerin korkunçluğu ve alakasızlığı konusundaysa resim seçici ve yönetmene ayrıca sevgi ve selamlarımı iletiyorum.

Alexander Markov Rock Concerto in New York

Fikir versin diye ekliyorum, siz daha iyisini bulursunuz…

— diardi

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Sad Violin

Acı tuhaftır. İğne batar, kol duyar, ama acıyan aslında beyindir. Sevilen gider, yürek yanar, ama acıyan gene beyindir. Beynim, kendini benden gizler. Acıyı duyan o değil de duyularımmış gibi beni kandırır. Ben acıyamam yalnızca bir yerim acıyabilir.

Bununla da kalmaz, beynim acı yoluyla sınırımı da belirler. Kötülük sayarız, kötünün işi biliriz acıyı, oysa iyiliğimizedir de. Deri acımasaydı, kavrulana kadar ateşten sakınmaz, kemik ağrımasaydı kırılana kadar duramazdık. “Dost acı söyler” derler, unutulmamalıdır.

Bir bebek dünyaya geldiğinde gözleri görür ama gördüğü karaltı gibidir.
Görme keskinliği ortalama yetişkinin yüzde onu kadar bile değildir, anca sekiz ay kadar sonra normal düzeyine gelir. İşitmesi görmeye göre daha gelişmiştir ve bir ay içinde olgunlaşır. Öbür duyumlarla kıyaslandığında,  yeni doğanın yalnızca acı duyumu birçok bakımdan yetişkinden üstündür.  Omurilik sinir hücreleri daha iletkendir. Yüzey sinir hücreleri daha geniş bir alana yayılmıştır. Küçük bir dokunma bile kaçınıcı refleks düzeneğini devindirmeye yeter ve üstelik daha uzun sürer. Bu üstünlükler bir bakıma gelişmemişliktendir. Acı dindirici düzenekler yetersizdir ve zararlı olan olmayan ayrımım iyi yapamayan bebek, acıya hem daha duyarlı hem de daha az seçici olur. Ama bu onun yaşamda kalmasına doğrudan yardımcı olur. Yeri gelmişken, daha yirmi yıl öncesine kadar tıp dünyasında bebeklerin acı duymadıklarına ilişkin genel-leşmiş bir inanç vardı. Bugün bilimciler, sinir sisteminin, ilk yirmi hafta içinde acı duymayı sağlayacak yetkinliğe eriştiğini ve dölütün, en geç otuzuncu haftadan sonra acı duyduğuna kesin gözüyle bakılabileceğinde birleşiyorlar.

Gerçekten acı duyumunun erkenden devreye girmesi gerekirdi, çünkü organizmanın bütünlüğünün korunması bakımından dışsal etkilerin değerlendirilmesinde temel duyum acıdır. Ana karnındaki sıvı yatağında uykumsu bir bilinçsizlikte yaşayan dölütün bile buna gereksinmesi vardır. Çünkü anasının bedeninin aldığı biçime bağlı olarak görece en elverişli konumu koruması bir ölçüde buna bağlıdır.

Acı ilkin dışsaldır. Organizmayı bulunduğu konumu, durumu terk etmeye, çare bulmaya, değişmeye zorlayan bir olumsuzluktur. “Acı”nın İngilizcesi, “pain”, Latince poena sözcüğünden gelir ve ceza demektir. Organizma en kısa yoldan acıdan kurtulmaya çalışacağından acının geometrisi doğrudur (iki ucu kapanmayan eğridir de diyebilirdik). Acı bu olumsuzluğuyla, dünyayı, ben ve öbürü diye böler. “Rüyada mıyım, çimdikle beni!” deyişi bunu anlatır. Acı, sandığımın aslı olmadığını veya gördüğümün sandığım olmadığını doğrudan öğretir. Hayal ile gerçeği kesip ayırmakla, ben/ben-olmayan duyumunu kazandırır, kendi bilincime varmamın temelini kurar. “Acı” sözcüğünün etimolojik kökeninde de ayırma anlamı vardır (İ. Z. Eyuboğlu, Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü).

— silverland

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: