RSS

Etiket arşivi: into the wild

best of damar 2

Listeye ikinci bir 10’luk deste eklemek ne zamandır aklımdaydı da işten güçten fırsat olmamıştı. Bu ikinci desteyi 11 – 20 arası olarak numaralandırıyorum (sanki Grammy dağıtıyormuş gibi bi havalar, bi şeyler!)
içkilerinizi aldıysanız başlıyorum o zaman;

20 – Brainstorm – “Lonely feeling” : Brainstorm’la tanışmam güzel albümleri “Four shores” ile olmuştu. CD’sini ilk aldığımda uzunca bir süre “Thunder without rain”den ötesine geçmediğim için albümdeki asıl güzelliği geç fark edebildim. Müzikleri, videoları ve tarzlarıyla tam bir Amerikalı izlenimi veren grubun Letonyalı olduğunu öğrendiğimde epey şaşırmıştım. (aynı duyguyu Beirut’un Amerikalı olduğunu öğrendiğimde de yaşamıştım. Beirut ve Brainstorm ülkeleri değiştirse kimse yadırgamaz!)
“to be lonely” olarak da bilinen “Lonely feeling”in sözlerine bakmak bile yeterli, böyle güzel güfteleri (!) pek göremiyoruz artık;

“All songs should be happy
Actors young and soap operas crappy
Movies are x-rays
Our destinies are choosing our ways
And what should we do?
To enjoy life the most
Or hiding like ghosts?
All is well, only
This is such a lonely feeling
This is such a lonely feeling”

19 – Violent Femmes – “color me once” : Yine bir film neticesinde bağlanılan şarkılardan. Zira rahmetli Brandon Lee’nin çekimleri esnasında bu dünyadan göçtüğü ve kalan sahnelerinin bilgisayar yardımıyla çekilip kurgulandığı rivayet olunan kült film “The Crow” da duymuştum şarkıyı ilk kez. (bu arada o filmin soundtrack’i ayrı bir yazı konusu olabilir. Hatta düşündüm de bir bütün olarak o filmin soundtrack’ini aşan bir film yok sanırım!) Sonrasında Violent Femmes külliyatını keşfetme şansı tanımıştır bana bu şarkı (sanki Amerika’yı keşfediyor, laflara gel!) Sonuç; Gordon Gano büyük adam, r.i.p. Brandon Lee.. şu filmi de en yakın zamanda tekrar izleyeyim!

18 – Incubus – “Love Hurts” : Son albümünü saymazsak her zaman sağlam işer çıkartmıştır Incubus! “pardon me”, “anna molly”, “megolomaniac” olsun her daim sevmişimdir, 2007’deki İstanbul konserine gidememek çok koymuştu zamanında! (yeri gelmişken; perşembe günü konser mi olur lan allahsızlar!!) Light Grenades’in içinde “dig” gibi daha güzel şarkılar da mevcut ama konumuz damar ise konsepti bozmayalım; grubun canlı kayıtlarını topladığı şukela dvd’si “look alive”da da yer alan (ki dvd’nin orjinali bende mevcut, isteyen güzel female arkadaşlarla paylaşabilirim!) canlı yorumu ile “love hurts” bu listeye buradan girer hacılar!

http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=Vg1jyL3cr60

17 – Portishead – “Roads” : Öncelikle bir itiraf; benim Portishead ile tanışmam çok yenidir. 2-3 sene var ya da yok. Sonrasında şu aşağıdaki şarkıyı dinleye dinleye beynimin döndüğü günler olmuştur. Hele ki aşağıdaki canlı kaydı nefis. Ne kadar da sade, bir o kadar güzel. Fazla söze ne hacet, Beth Gibbons söylemiş işte;

“I got nobody on my side
And surely that ain’t right”

 (siz üzerinize rahat bir şeyle alın, ben de içkimi tazeleyip geliyorum panpalar!)
16 – msg – “nightmare” : Michael Schenker Group; namı diğer msg! Eski bir grup ve eski bir şarkı! Lise yıllarında bir arkadaşım tanıştırmıştı beni (Fırat, büyüksün!)  Kasetini çektirmiş ve dinleye dinleye aşındırmıştım (kaset çektirilen yıllar, vay be! viva 90’lar!) “anytime”, “doctor doctor” bilimum şarkıları ezberlemişsem de; Nightmare’in yeri ayrıdır. Hem dil özürlüsü olan benim için bile kolay anlaşılır sözleri, hem gitar çalamayan birisi olarak benim bile gitarın tek teliyle atabildiğim giriş intro’suyla az havasını atmamış, ekmeğini yememişimdir bu şarkının. Helal et msg! (dipnot: üniversite yıllarımda taşınma esnasında kaybettim o kasedi, o zamandan beri taşınmayı hiç sevmem! Ay heyt göçebe kültür, ay lav “oturun lan işte kurtlu musunuz ekolü”)
15 – rhcp – “under the bridge” : Aslında bu onluk liste için fazla “büyük” ve “mainstream” bir grup kaldı Red Hot Chili Peppers, farkındayım. Ama şu şarkıyı bilip de hastası olmayan birini bulmak, ortalama bir Yılmaz Özdil yazısında demagojiden uzak zeka ürünü bir satır bulmak kadar zor! Antony Kiedis’in, grubun overdose’a kurban giden gitaristi Hillel Slovak’ın kaybının ardından, yaşadığı hayat, şehir, uyuşturucu, vs.’nin tribiyle kaleme döktüğü şarkıdır. Frusciante’nin girişteki gitar intro’su en taş kalpleri bile hüzünlendirir. Eylül’deki İstanbul konserinde bu intro girer girmez kalabalığın halini görmeliydiniz! Çakmaklar yandı, sevgililer daha bir sarıldı, boğazlar düğümlendi, “yaşlanıyoruz anasını satayım” düşüncesi kafalardan kafalara yol aldı! Tek eksik Frusciante’ydi belki ama olsun. Konser sonrası çektiğim tüm yol sıkıntısını tek şu şarkıyı canlı dinlemiş olmaya helali hoş ediyorum! güzeldi be!
14 – Eddie Vedder – “long nights” : Bir önceki listeyi bilenler gelmiş geçmiş en sevdiğim şarkının “black” olduğunu hatırlarlar. Pearl Jam sevgimizi yinelemeye hacet yok, dünya döndükçe şarkıları da döner umarım. Bununla birlikte Eddie Vedder solo olarak da sağlam işler çıkarır her zaman (bkz; ukulele songs!) 
yine Sean Penn’in çok güzel filmi “into the wild”ın müziklerini üstlenmişti. (yeri gelmişken Sean Penn ve Eddie Vedder’in isimlerinin buluştuğu filmler boş çıkmıyor zaten; “dead man walking”in müzikleri de Vedder’ındı) işte Vedder’in “into the wild” için yaptığı şarkılardan biri “long nights”. Şarkıyı dinlemeniz yetmez, bence tam olarak hissetmek için filmi de izlemek şart; uzun uzadıya anlatmaya kalksam sayfalar yetmez! Ben gaza getirmesi için aşağıda kuple bırakıyorum, izlemeyen kalmasın bak! Acun seyretmekten pelteye dönen beyninize de bi oksijen olmuş olur! (sözcü gazetesi tipi mesaj kaygısı!)
13 – Björk – “i’ve seen it all” : Lars Von Trier’in kült filmi “dancer in the dark”da Peter Stormare ile söyler bunu Björk. O yüzden albümdeki (Thom Yorke’un eşlik ettiği) versiyonu tabii ki daha güzel. (neticede Stormare çok sağlam bir oyuncu abimiz olsa da iş yorumculuğa gelince Thom Yorke ile kıyaslayamayız haliyle.) aşağıdaki videoda her ne kadar Thom Yorke’un ismi yer alsa da filmin içinden birebir sahne olduğu için söyleyen Stormare! (yanlışsın youtube!) ama siz Thom Yorke’lu versiyonunu da bulup dinleyin! Onun linkini ayrı kopyalayamayacağım şimdi, onu da bi zahmet siz bulun! Dilerseniz çayınızı koyup portakalınızı soyup ayağınıza da ben getireyim! Her şeyi hazır beklemeyin! Öyle bir dünya yok! (içkim bitti, ayar oldum!)
12 – Interpol – “untitled” : Aynı isimde hem “Cure” hem de “Smashing Pumpkins”in şarkıları olmasına rağmen ve ben bu her iki grubu da sevmeme rağmen “untitled” denilince benim aklıma gelen şey, Interpol’un şarkısıdır. Bir gün konserini izlemeyi en çok istediğim gruplardandır Interpol, çünkü açın izleyin internetten canlı kayıtlarını, sahnede inanılmaz güzel çalıyorlar. Şarkıları hem albüm kalitesinde çalıyorlar, diğer taraftan hem de ayrı bir boyuta taşıyorlar. Nasıl yani demeyin, izah etmeme Türkçem yetmez! Ben burada “olağanüstü güzel görselinden ötürü” bence bir sanat eseri olan orjinal videosunu paylaşıyorum ama canlı kayıtlarını izlemenizi de şiddetle tavsiye ederim! yeri gelmişken; şiddetin her türlüsüne karşıyım, ama buradan bakınca içinizde hak edenler varmış gibi gözüküyor! bilemedim! (iyice Huysuz Virjin’e bağladık, hayırlısı!)

11 – The Last Shadow Puppets – “my mistakes were made for you” : Al bir sanat eseri daha! Şimdi öncelikle dayak yemeden buraya kadar gelebildik çok şükür! İçkim bittiği için nasıl ifade edeceğimi bilmiyorum bu şarkıyı! Çünkü kardeşim bu şarkı dönerken ayık kalamazsın, kalmamalısın yani! (kolonyayı sek ve buzlu olarak denedim şimdi, hiç bana göre değil!) Alex Turner’in müridiyiz zaten. Sheffield’lı 86 doğumlu tıfıl bi çocuğun henüz 20 yaşına gelmeden, arkadaşlarıyla kurduğu Arctic Monkeys ile önce İngiltere’yi sonra dünyayı sallaması potansiyeli hakkında fikir vermişti herkese. Üzerine Miles Kane ile kurduğu diğer grubu (yan projesi) “the last shadow puppets” ile ortalığı bir kez daha ateşe verdi piç kurusu! (sevdiğimden sataşıyorum olm!) “the age of understatement” hala gözü kapalı sayacağım en iyi albümlerin içindedir. Çıkış şarkısı “my mistakes were made for you”, Turner&Kane’in birlikte ne kadar tehlikeli bir ikiliye dönüştüklerinin resmidir. Güzel demek kesmez, damar diyerek de tam olarak betimlemiş sayılmayız. Eli yükseltip şunu söyleyeyim; bunu sevmeyen benimle arkadaş kalmasın ya! Cidden! (ayriyeten şu videonun güzelliğine bakar mısınız?)
Bruno Falconeri
NOT: Kaynak, http://brunofalconeri.blogspot.com .
Çaldım, böyle yazmaya devam etsin, yine çalarım yine çalarım!
 
 
Yorum yapın

Yazan: 01/02/2013 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Diardi’ye mektup…

Nereye gideceğimizi sormadan çıktığımız kaç yolculuk vardı hayatımızda? Bazen hayatta yola çıkmanın ne demek olduğunu sorsalar ne cevap veririm diye düşünürüm. Uzun uzun sorarım yolculuk hali sadece yola çıkma hali olabilir mi? Kuralları yolcular tarafından bilinen ama yolunun sonunun önemi olmadığı bir yer değiştirme biçimi olabilir mi? Korkarım içeriden farklı bir cevap gelmesinden her seferinde …

Sonra karnavalda pamuk şekeri görünce tutturan yanakları al al kızı çocuğu gibi ya da dizleri yara bere içinde üstü başı çamur içinde ama gözlerindeki gülümsenin her şeyi unutturduğu ol o oğlan çocuğu gibi hissederim kendimi. Kendimi güvende hissetmenin ne demek olduğunu yola çıkmak ile olacağını bilseydim, misal dizin kanayınca arka sağ koltukta oturan kadının canının yanacağını bilseydim önceden veya arka sol koltukta oturan adamın beline kuşağı bağlayacağımı kestirebilseydim çok önceden ne önemi kalırdı ki yaşamanın?
Anları fotoğraflayan o adam mı? Kadınını kaybettiği günden beri aklını yatakta arayan hergele mi? Bırakın o dünya bize henüz çok yeni.. Dillendirmeyelim şimdi…
Yolda olanın yolda kalmadığı yolculuklar ise içinde düştüğünüz kontağı nerede kapatacağınızın önemi kalmaz. Bilirsiniz kontağın kapandığı gün zaten siz de nefes almaz olursunuz. kimileri buna yolculuk der, kimileri yolda olmak. Fark sonunu bilmemek ile sonu düşünmemek arasındadır, gerisini önemsiyorsanız şayet hangi kitapçıya gidip sorarsanız bulursunuz  Jack Kerouac’ın On the Way (Yolda)  isimli meşhur kitabını…

— morrrisseeserese

——————– Replay All ———————-

Yolun sonunu bildiğin ya da bilmediğin nice yolculuklara kardeşim.
Bak Pablo Neruda ne diyor..

yavaş yavaş ölürler
seyahat etmeyenler.
yavaş yavaş ölürler
okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.

yavaş yavaş ölürler
alışkanlıklarına esir olanlar,
her gün aynı yolları yürüyenler,
ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,
elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile
girmeyenler,
bir yabancı ile konuşmayanlar.

yavaş yavaş ölürler
heyecanlardan kaçınanlar,
tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı
görmek istemekten kaçınanlar.

yavaş yavaş ölürler
aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler,
rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,
hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına
çıkmamış olanlar 

— Emin

Mektubun sonunu da şöyle bağlayalım ;

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: