RSS

Etiket arşivi: gündem

İnsanlık baharı

 

O yıl ne olmuşsa olsun, şu yandaki tırtılların evin önündeki parbahar geldikta sıra olduğunu görmek başlangıçtı bana..Ardarda hapşırıkların, göz kızarmalarının, alerji krizlerinin…Bahar dallarının, yeşile dönmenin..Hayatın canlanışının işte ya…Uzun yürüyüşlerin, kıyılarda yalın ayak gezinmenin, çimlere basmanın, çiçek kokusunun hoşgelişi, uzuun bir kışın ardından hapşıra tıksıra da olsa kendine gelmenin neşesi….”Ah tırtıllar sıraya girmiş, leylaklar açmış miss” tamamdır artık derdim..Bu yıl, tırtılları günler sonra farkettim desem..Ne gündemmiş ne memleketmiş..Neymiş? Kediymiş o kedi.. Uzatasım yok, konuşasım hiç.. Yine de, depresyona girme hakkımız olmadığını düşünenlerdenim..O nedenle bu yıl madem böyle gözümden kaçtı bahar, bütüüün yıla yayılsın o zaman istiyorum…Biz umudumuzu yitirmediğimiz sürece bahar olsun diliyorum..Tabi ki biz “iyi” olduğumuz için olsun hep bahar umuyorum..İnsanlık baharı..En yakışanından…

 

@silverland

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Edebiyat, Gezi, popüler kültür ve diğerleri…

Suç ve Ceza’yı okurken kriz geçirmiştim. Elbette bir dünya klasiği yaratan Dostoyevski’nin bir suçu yoktu ancak benim zamanlamam baya bir yanlıştı. Sen tek tuşla her sabah bilmem kaç yüz kişiye mail at, sonra vicdan azabını kağıda dökebilmek için yataklara düşen Raskolnikov’u anlamaya çalış. Gerçekten her şey zamanında yapılmalı. Dünya klasikleri de mümkünse belli bir yaşa kadar okunmalı, bitirilmeli, fikir edinilmeli, çok isteniyorsa detaylı ikinci okumaları ileri yaşlarda yapılmalı. Hele hele yeni çevirilerini dönüp dönüp okuyabilen insanlara ayrıca bir hayranlık besliyorum. 
 
Okumak istediğim kitaplara asla yetişemeyeceğim hele böyle her gün yenileri eklenirken. Artık öyle bir “maruz kalma” hali yaşıyoruz ki, sadece kitaplar ya da gazeteler değil okumak istediklerim, internet ve sosyal medyadan da yüzlerce sayfa yağıyor her an ekranıma. Sadece günceli takip etmek bile 7/24 çaba gerektiriyor. Okuyucu olmanın yetmediği, bir figür olarak sosyal medya içinde yer almaya çalışmak ise ayrı bir sorun. İnsanların garip endişeleri türedi. Sosyal medyada bir şey paylaşmak da dert. Bir yanda Ali İsmail’in annesi, elinde yavrucağının fotoğrafı ile onu döve döve bu dünyadan alanlara seslenirken, “doğru yazılışını asla ezberleyemeyeceğiniz 20 kelime” paylaşımları ile 30 saniye de olsa gülmeye eriniyor insan. Çoğu zaman gizli gizli attığı kahkahalar bile boğazına düğümleniyor. 
 
Bir başka açıdansa, her şeyin birbirine girmesi edebiyatımızı da kötü etkiledi. Kötü etkiledi diyorum çünkü bugün yazılan ve piyasaya sürülen kitapların pek çoğunda artık gözle görülür derecede popülerlik kaygıları söz konusu. Bu konuda Ahmet Ümit, ne yazık ki attığım tweetleri yaptığı retweet’ler arasına alınmaya layık görmese de, son romanı ile beni fena derecede hayal kırıklığına uğratanların başında geliyor. Biliyorum, telif konusu öyle beter bir noktadaki, insanların telif gelirleri ile hayatlarını sürdürecek parayı kazanmaları ve yeni şeyler üretmeleri mümkün değil. Öte yandan da satış rakamlarını artıracağım diye roman daha piyasaya sürülmeden her televizyon kanalına konuk olmak, anlata anlata romanda merak edilecek bir küçük paragraf dahi bırakmamak da bana biraz garip geliyor. Ki sen bir polisiye yazarısın… Ama bence daha acısı, artık romanların sadece pazarlanmasının değil yazılışının da popüler kaygılar taşıyor olması. Zeka oyunlarından, betimleme meziyetinden uzak ama bir yerinde mutlaka Gezi’ye, polis şiddetine, kadın şiddetine, rant gelirlerine dokundurarak belli bir kesimin takdirini kazanmaya çalışmak, biliyorum hoşlanmayacağınız bir kelime olacak ama, edebiyatı “ucuzlaştırıyor”. 
 
donusBu sorunla karşılaştığım son roman da Ayşe Kulin’in Dönüş’ü oldu. Akıcı dili, detaylandırmalarındaki inceliklerle her zaman okumaktan zevk aldığım Kulin de Dönüş’te Ahmet Ümit’le aynı kaygıya düşmüş. Eşcinselliği işlemesi konusunda son günlerde basında yer alan Melik Gökçek’li tartışmalarından bahsetmiyorum. Bu kez Çamlıca’ya yapılması için proje yarışması açılan cami malzeme olmuş. Belki, nefret ettiğim bir tanımlama ile, “sanatçı duyarlılığını” romanına yansıtmak istemiş Kulin ama “Sultanahmet’in kopyasına birincilik veren jüriyi eleştiren bir yazı yazdığı için politik kaygılarla işten çıkarılan ve hayatını Ege’nin huzurlu kıyılarında sürdürmeye karar veren bir mimar” bana yine biraz zorlama geldi. İşin kötü yanı, tweeter’da saniyede binlerce tweet ekranınızda nehirler gibi akarken, her saniye Youtube’a 60 dakikalık videolar yüklenirken, 4,5 milyar yaşındaki dünyanın tüm bilgisinin yüzde 90’ı son iki yılda üretilmişken… bu duyarlılığı, bu kaygıları dile getirmek ve daha hatırlanabilir kılmak için başka bir şeyler yapmak gerekiyor gibi geliyor bana. Düşünsenize, artık elinden akıllı telefonunu düşürmeyen, tabletsiz nefes alamayan ancak kitap ile “gözükmekten” utanan gençler var hayatımızda. Gençlerin ve potansiyel yeni okuyucuların ilgisini çekebilmek için kalemine yeni kavramlar eklemek elbette gerekli ama sanırım bunu yaparken temel çıkış noktasının kaçırılmaması şart.
 
Diardi
 
Yorum yapın

Yazan: 05/02/2014 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

“Zaman her şey bir anda olmasın, mekan ise hepsi bizim başımıza gelmesin diye var”

Bu aralar herkes yoğun, gündem herkesten daha yoğun. Bir taraftan her sabah yeni bir skandalla uyanırken bir yandan da hayatımızı bir şekilde düzene sokmaya ya da en azından var olan halini korumaya çalışıyoruz. Daha iyisini istesek de olanaklar dahilinde yapabilmek biraz şansa, biraz kişisel yatırıma, biraz da Allah’a kalmış durumda. 
 
Hayat, daha ne kadar hızlı akabileceği konusunda tarih yazan bir performans sergiliyor bu aralar. Her gün yeni bir skandal yaşamaktan sudan başımızı çıkaramaz olduk. Bütün gün dilimizde yeni dosyalar, yeni mahkeme kararları ve yeni görevden almalar. Özgür Mumcu‘nun Radikal’deki köşesinde bugün yazdığı gibi kendimize gelmek için gerçekten bir tren kazasına ihtiyacımız var. O yüzden bugünün cümlesini yine Mumcu’nun köşesinden arakla, Susan Sontag’dan seçtim: “Zaman her şey bir anda olmasın, mekan ise hepsi bizim başımıza gelmesin diye var”
 
Yine başarılı saptamalardan birini de T24’teki köşesiyle Mehmet Yakın yapmış. Son zamanlarda okuduğum en keyifli köşe yazılarını yazan kişi olarak Yakın, tam da çağımızın sorununa değinmiş: geç uyanabilmek ve kahve içmeye gidebilmek. Uzun zamandır benim için de geç uyanabilmek ve kahve içmeye gidebilmek bir lüks gerçekten. Seçimlere yangın yeri efekti ile giden bir ülkede her gün yeni arkadaşlarımızın ya da kader arkadaşlarımızın işten çıkarılma haberlerini alırken, siyasiler kayıkçı kavgasını en dayanılmaz sesleri ile dillendirirken ve ülkenin çivisi çıkmışken, arkalarda bir yerde iç sesimiz sürekli kaygı ve onulmaz bir endişe pompalıyor yüreklerimize. Kendini güvence altına alabilmek, daha iyi bir yerde çalışmak, en azından var olan işini korumak ya da hepsi bir yana, buralardan çekip gidebilmek gibi hayallere sahibiz. 
 
Oysa, pek çoğumuzun Cesur Yeni Dünya’dan tanıdığı Aldous Huxley’in de dediği gibi “There is only one corner of the universe you can be certain of improving, and that’s your own self.” Belki de sadece bu aralar ruhumuzu örselenmekten uzak tutmak, daha iyi ve güzel günler için hazırlık yapmakla bir şeyleri iyileştirmeye en azından zemin hazırlamış olabiliriz. 
 
Diardi
 
Yorum yapın

Yazan: 22/01/2014 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

iyimser, geniş, dingin ve turuncu

Gündeminin hızına yetişemediğimiz yalnız ve güzel ülkemiz..Şeytan size de diyor mu bazen, al çantanı çık git, pencerebakma arkana..Ama işte insanın öbür yanı..
Kişisel olarak kirlenebilir insan..Zaman zaman lazım da belki. Peki, etrafa saçmadan, pisliğe batmadan yaşamak..Evliya olmaktan bahsetmiyorum ya..Sade,basit, kendi halindeliği söylüyorum..Bu kadar mı zor? Ne ara bu hale geldi dünya, ne ara düştük bu çukura? Bu kabullenişi nereden öğrendik peki?  Düşünüp içinden çıkamadığımda, önce bir kendimizi temizleyelim azizim diyorum..Bir hesaplaşalım,bir tatlı huzur bulalım önce içimizde..Pencerenin önünde dur bakalım biraz..İçerisi güvenli, bir izle bakalım..Ama her an çantayı alıp çıkacak gibi.
İşte bu düz ovada, bozkırda, ömrümün yaşanabilir halini ancak bu kadar uzatabilirim,bu kadar yetebilirim biliyorum..

Ömrümü Böyle Uzatıyorum

ağaçları suluyorum durmadan

ışığın ve rüzgarın peşinde
uzun yürüyüşlere çıkıyorum.
yerimi çocuklara veriyorum
parklarda ve otobüslerde
çocukları büyüklerden çok seviyorum.
bir genç kızın halka halka gülüşü
duvar diplerinde soluklanan ihtiyar.
aynı hazzı veriyor aynı yalınlıkla
gökyüzünü biçimleyen bulutlar.

eğiliyorum toprak, eğiliyorum sular
bir kıyısız zamana kanat vuruyor
üzerimden uçan bütün kuşlar.
dört mevsim bire indi uzaya uzaya
iyimser, geniş, dingin ve turuncu.
kimseleri kıskanmıyorum artık
kimselere gücenmiyorum
gerilerde kaldı, çok gerilerde
hayatın yüreğime verdiği acı
ışıklı vitrinlerin gövdemdeki kırbacı.

yeni bir gülümseme edindim yüzüme
bozkır sabrında ve tenime yakışan.
insanların çevremde açtığı yalnızlığı
yine onlarla doldurmak için
güneşle birlikte çıkıp yataklardan
ayışığı ile dönüyorum evlere
azalan ömrümü böyle uzatıyorum.

1993

Şükrü Erbaş

 
Yorum yapın

Yazan: 20/12/2013 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Esmeray – Gel Teskere

Kaynak: birzamanlar.net

Bir dönem bana söylendiğinde en fazla sinirlendiğim cümle, “Gelip göremiyorum, içim kaldırmıyor..”du. Çok uzun süren hastalıkların ardından yakınını kaybedenler beni daha iyi anlayacaklardır. Bugünlerde her an kor alev yutmuş hissi veren şehit haberlerini okumayı, haberlerde izlemeyi “içi kaldırmayanlar” gazete almayı da kesti, ana haber bültenlerini takip etmeyi de. Bir yerlerde her gün evlere meteor düşüyor, “içi kaldırmayanlar” yaşananları görmezden gelip hayatın çekilebilir kısımlarının sığ sularında yüzmeyi tercih ediyor. Ama farkında olmadıkları bir şey var, o meteor her gün daha yakınlarına düşüyor, daha fazla evden feryatlar yükseliyor. Artık şehit fotoğrafı ve al bayrak asılı olmayan sokak kalmayan ülkemin sınırlarında birileri hala kısır hesaplar peşinde koşuyor, biçarelerin elinden hiçbir şey gelmiyor.

Türkiye’nin en güzel buğulu sesi Esmeray 2002 yılında hayata gözlerini yumdu ama bence hala “Gel Teskere”den daha iyi bir şarkı yapılamadı Mehmetçikleri beklerden söylenecek. Birileri değiştirdikleri gündemler ile bugünleri unutacak belki ama ateş düşen evlerde bu türkü uzun yıllar dinlenemeyecek. Asla unutmayacaklardan hiç unutmaması gerekenlere gelsin…

— diardi

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: