RSS

Etiket arşivi: Ayşe Kulin

Edebiyat, Gezi, popüler kültür ve diğerleri…

Suç ve Ceza’yı okurken kriz geçirmiştim. Elbette bir dünya klasiği yaratan Dostoyevski’nin bir suçu yoktu ancak benim zamanlamam baya bir yanlıştı. Sen tek tuşla her sabah bilmem kaç yüz kişiye mail at, sonra vicdan azabını kağıda dökebilmek için yataklara düşen Raskolnikov’u anlamaya çalış. Gerçekten her şey zamanında yapılmalı. Dünya klasikleri de mümkünse belli bir yaşa kadar okunmalı, bitirilmeli, fikir edinilmeli, çok isteniyorsa detaylı ikinci okumaları ileri yaşlarda yapılmalı. Hele hele yeni çevirilerini dönüp dönüp okuyabilen insanlara ayrıca bir hayranlık besliyorum. 
 
Okumak istediğim kitaplara asla yetişemeyeceğim hele böyle her gün yenileri eklenirken. Artık öyle bir “maruz kalma” hali yaşıyoruz ki, sadece kitaplar ya da gazeteler değil okumak istediklerim, internet ve sosyal medyadan da yüzlerce sayfa yağıyor her an ekranıma. Sadece günceli takip etmek bile 7/24 çaba gerektiriyor. Okuyucu olmanın yetmediği, bir figür olarak sosyal medya içinde yer almaya çalışmak ise ayrı bir sorun. İnsanların garip endişeleri türedi. Sosyal medyada bir şey paylaşmak da dert. Bir yanda Ali İsmail’in annesi, elinde yavrucağının fotoğrafı ile onu döve döve bu dünyadan alanlara seslenirken, “doğru yazılışını asla ezberleyemeyeceğiniz 20 kelime” paylaşımları ile 30 saniye de olsa gülmeye eriniyor insan. Çoğu zaman gizli gizli attığı kahkahalar bile boğazına düğümleniyor. 
 
Bir başka açıdansa, her şeyin birbirine girmesi edebiyatımızı da kötü etkiledi. Kötü etkiledi diyorum çünkü bugün yazılan ve piyasaya sürülen kitapların pek çoğunda artık gözle görülür derecede popülerlik kaygıları söz konusu. Bu konuda Ahmet Ümit, ne yazık ki attığım tweetleri yaptığı retweet’ler arasına alınmaya layık görmese de, son romanı ile beni fena derecede hayal kırıklığına uğratanların başında geliyor. Biliyorum, telif konusu öyle beter bir noktadaki, insanların telif gelirleri ile hayatlarını sürdürecek parayı kazanmaları ve yeni şeyler üretmeleri mümkün değil. Öte yandan da satış rakamlarını artıracağım diye roman daha piyasaya sürülmeden her televizyon kanalına konuk olmak, anlata anlata romanda merak edilecek bir küçük paragraf dahi bırakmamak da bana biraz garip geliyor. Ki sen bir polisiye yazarısın… Ama bence daha acısı, artık romanların sadece pazarlanmasının değil yazılışının da popüler kaygılar taşıyor olması. Zeka oyunlarından, betimleme meziyetinden uzak ama bir yerinde mutlaka Gezi’ye, polis şiddetine, kadın şiddetine, rant gelirlerine dokundurarak belli bir kesimin takdirini kazanmaya çalışmak, biliyorum hoşlanmayacağınız bir kelime olacak ama, edebiyatı “ucuzlaştırıyor”. 
 
donusBu sorunla karşılaştığım son roman da Ayşe Kulin’in Dönüş’ü oldu. Akıcı dili, detaylandırmalarındaki inceliklerle her zaman okumaktan zevk aldığım Kulin de Dönüş’te Ahmet Ümit’le aynı kaygıya düşmüş. Eşcinselliği işlemesi konusunda son günlerde basında yer alan Melik Gökçek’li tartışmalarından bahsetmiyorum. Bu kez Çamlıca’ya yapılması için proje yarışması açılan cami malzeme olmuş. Belki, nefret ettiğim bir tanımlama ile, “sanatçı duyarlılığını” romanına yansıtmak istemiş Kulin ama “Sultanahmet’in kopyasına birincilik veren jüriyi eleştiren bir yazı yazdığı için politik kaygılarla işten çıkarılan ve hayatını Ege’nin huzurlu kıyılarında sürdürmeye karar veren bir mimar” bana yine biraz zorlama geldi. İşin kötü yanı, tweeter’da saniyede binlerce tweet ekranınızda nehirler gibi akarken, her saniye Youtube’a 60 dakikalık videolar yüklenirken, 4,5 milyar yaşındaki dünyanın tüm bilgisinin yüzde 90’ı son iki yılda üretilmişken… bu duyarlılığı, bu kaygıları dile getirmek ve daha hatırlanabilir kılmak için başka bir şeyler yapmak gerekiyor gibi geliyor bana. Düşünsenize, artık elinden akıllı telefonunu düşürmeyen, tabletsiz nefes alamayan ancak kitap ile “gözükmekten” utanan gençler var hayatımızda. Gençlerin ve potansiyel yeni okuyucuların ilgisini çekebilmek için kalemine yeni kavramlar eklemek elbette gerekli ama sanırım bunu yaparken temel çıkış noktasının kaçırılmaması şart.
 
Diardi
 
Yorum yapın

Yazan: 05/02/2014 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bence en güzel kelime “teşekkürler”

Ne yazık ki oldum olası geç izliyorum filmleri. Vizyonu takip edebilmek gibi bir alışkanlığa sahip olamadım gitti. Üniversitede öğrenciyken festivallerden falan yakalıyordum bir şekilde ama şimdi.. her neyse, çok uzattım.

Kısa zaman önce Sevdalinka’yı okudum ve bu akşam Bosna Savaşı ile ilgili ikinci darbeyi yedim. Allah aşkına bana “Ayşe Kulin mi okuyorsun?” diye ağzını burnunu eğip duran erkekler bi dursun ve hak edenin hakkını hak edene teslim etsin, Ayşe Kulin yine dönem belgeseli tadında harika bir romana imza atmış. Her neyse, asıl konumuz bu da değil. 

Bu aralar eşimle kültürmantarılığı turlarımıza hız verdik. Dün akşam İzmir Sanat’ın çok sesli korosunun konserine gittik (Valla koroyu annemin yönetiyor olması ile bir alakası yok), bu akşam da kendimizi iş çıkışı DESEM’e attık. Programı birlikte yaptığımız arkadaşlar bu akşamki son gösterimi kaçırmasın diye yazıyorum gecenin bi vakti.

Televizyonda haberleri çıktığı zaman ben anlamamışım Saadet Aksoy’un nasıl başarılı bir işe imza

attığını. Orijinal adı ile Twice Born, Türkçe adı ile Sen Dünyaya Gelmeden, inanılmaz bir film olmuş. Gerek savaşa getirdiği muhteşem, insanı bakış açısı, gerek oyunculukları ve müzikleri ile tam da Oscar töreninin ardından tüm sinema sektörü ve anlayışları yeniden sorgulattı bana. Ne Argo’da yeniden ısıtılan Amerika-İran tepişmesi, ne Umut Işığım’daki Jennifer Lawrence performansı.. Margaret Mazzanti’nin romanından uyarlanan filmde yeniden yeniden yeniden kafamıza teflon tavayla vurulan bir insanlık dramı, muhteşem oyunculuklar ve harika çekilmiş bir film var. Gönlümün Oscar’ını verdim gitti kendilerine! İzmir’de ikamet edenler yağmur çamur demesin, hatta yağmurlu havada yapılabilecek en güzel şeyi yapsın ve DESEM’in yolunu tutsun. Yok ben evden çıkamamcılar da bi zahmet yolunu bulsun ve bu güzel filmi izlesin. 

Farkındaysanız ne Penelope Cruz diyebildim size, ne Emile Hirsch, Mira Furlan. Hakikaten Saadet Aksoy harika bir iş çıkarmış. Basınımızda çıkan haberlere kanmayın, inanmayın, aldanmayın (seks ve çıplak içerik açısından söylüyorum) ve lütfen filmi izleyin. Bambaşka bir şey göreceksiniz….

 

 

Bosna Savaşı’nın cephesinden oyunculuğa

Lafı çok uzattığımın farkındayım ama beni çok şaşırtan ve mutlu eden bir şeyden de bahsetmeden geçemeyeceğim. Daha önce Saraybosna ile ilgili olarak yazığım bir yazıda, tanıştığım Jovan Divjak’tan bahsetmiştim size. Film bana bir sürpriz yaptı ve bu güzel insanı yeniden çıkardı karşıma. Bosna Savaşı’nın kahramanlarından, aynı zamanda Eğitim Bosna’yı İnşaa Ediyor Derneği Başkanı bu güzel insanı hatırlamak için önce bir tıklayın, sonra siz de gülümseyin benim gibi. Bir insanın vatan sevgisinin neler yaptırabileceğinin kanıtı adeta kendisi… https://mikroorganizma.wordpress.com/?s=amel 

Diardi

 
Yorum yapın

Yazan: 28/02/2013 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

İlham Gencer-Bak Bir Varmış Bir Yokmuş

Anlatmış mıydım şimdi hatırlayamıyorum… Lisede bir arkadaşım bana Bagok’tan Gabar’a 26 gün kitabını getirmişti. Terör örgütü tarafından kaçırılan 3 gazetecinin dağlarda gezdirilerek saklandığı 26 günü anlatıyordu kitap. Utku Lomlu.. O zamandan belliydi başka biri olduğu. Farklı bir adam olacağı ilerde. Bizim tayfanın eline almadığı kitapları okur, defterlerime şiirler yazar, uzun uzun konuşurduk. Liseden sonra koptuk tabii. Ben Ankara’ya gittim, O İstanbul’da felsefe okuyormuş diye duydum sonra.

(Yıllar sonra gazeteci oldum. Bir akşam, şu an Habertürk’ün Fotoğraf Editörlüğünü yapan, fotoğrafın Türkiye’deki en başarılı isimlerinden biri, Fatih Sarıbaş İstanbul’dan gelmiş, Miko’da birşeyler içip çene yapıyoruz. Muhabbet nerden açıldıysa, bu kitaptan bahsettim. Ben taaa lisedeyken böyle böyle bir kitap okumuştum, diye. Fatih yüzüme baktı ve “O gazetecilerden biri benim” dedi. Yaşadığım şoku anlatmamın imkanı var mı, bilemiyorum.)

Yeni okumaya başladığım kitapların kapak tasarımcısına ve yayınevine bakmak alışkanlığı ile Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası kitabını elime aldığımda yeniden karşılaştım Utku’yla. Everest’te çalışıyordu ve fena bir kapak tasarımcısı olmuştu. Sonra şöyle bir interneti karıştırayım derken yaptığı bir sürü güzel işle karşılaştım. Mail attım, hemen yanıt geldi 🙂 Demokrat Radyo, felsefe, editörlük derken, tasarımcı olmaya karar vermiş. Aldığı ödüller, yaptığı birbirinde güzel tasarımlar da cabası. Ama benim için en gülümseteni, AKUT’un köpek eğitimcilerinden biri olması!

Bugün nerden aklıma geldiyse yine bir sitesine girip bakayım dedim. İyi ki de bakmışım. Tasarımları arasında yer alan Naim Dilmener’in Bak Bir Varmış Bir Yokmuş kitabına denk geldim bu sefer de. En kısa zamanda alınacak ve okunacaklar arasındaki yerini aldı tabii. Nasıl yetişeceksem ben bu okunacaklara? Zira elimde şu an yine kapak tasarımını Utku’nun yaptığı Ayşe Kulin’in dörtlemesinin üçüncü kitabı var. Ne mutlu bana, arkadaşlarım güzel güzel işler yapsın, ben onlar ile mutlu olayım 🙂

— diardi

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: