RSS

Etiket arşivi: ayrılık

İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık!

İzmir’in Mersinli’deki eski otogarı, çocukluğum boyunca düzenli olarak gidip ağladığım yerdi. Ablam bazen bir günlüğüne, bazen yaz tatili için gelir. Bir önceki gelişinin üzerinden sadece bir hafta geçmiş olsa bile biz salya sümük ağlardık o otobüs kalkarken. Ben eve kadar arabada hıçkırırken o da 12 saat sızlarmış. Öyle anlatırdı yıllar içinde akraba olduğumuz servis elemanları, şoförler… O yüzden herhalde, hala sevmem otogarları. Zaten zamanla mertlik de bozuldu uçaklar ucuzlayınca demeyeceğim. Biz büyüdük sadece. Hayat hızlandı, araya bir dolu yaşanmışlık girdi. Devran döndü..

Doğduğun yer değil doyduğun yer, demek normal gelmeye, ayrılıklar sıradanlaşmaya başladı. İstanbul’da yaşayıp da aynı şehirde yaşayan arkadaşlarıyla görüşmeye fırsat/olanak/zaman/para bulamadığı için facebook kullanan bir sürü insan tanıyorum şimdi. Çekirdek aile gibi çekirdek arkadaş grupları ile yaşar olduk. Az eşya, az insan felsefesi hepimize iyi geldi ya da biz kendimizi kandırdık. Ben mesela, göstermelik sosyalleşir olmuşum zamanla. Z öyle diyor. -mış gibi yapıyormuşum.

Bu yazıyı sürdürmek çok zor.. söyleyecek ve söylenemeyecek çok şey var.
O yüzden en kolayı, senin bana öğrettiğin gibi sözü Şükrü Erbaş’a bırakmak..

Çünkü canım Silverland, sen uzun bir tatile gidiyorsun şimdi.bestfriends
Döndüğünde eksik noksan, hayat devam ediyor olacak, seninle yeniden şenlenecek.
Şimdiden özledim..

Diardi

SENİN KORKULARINI BENİM İNCELİĞİMİ

Ayrılık ne biliyor musun?
Ne araya yolların girmesi,
Ne kapanan kapılar,
Ne yıldız kayması gecede,
Ne ceplerde tren tarifesi,
Ne de turna katarı gökte.

İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık!

İpi kopmuş boncuklar gibi yollara döktüğü gözlerini,
Birer damla düş kırıklığı olarak toplaması içine.
Ardında dünyalar ışıyan camlar dururken,
Duvarlara dalıp dalıp gitmesi.
Türküsünü söyleyecek kimsesi kalmamak ayrılık.

Ödünç sesle konuşan bir kalabalık içinde
Kendi sesiyle silinmek.
Birdenbire büyümesi
Gülüşü artık yaprak kıpırdatmayan bir çocuğun.
İnsanın yaşlandıkça kendi kuyusuna düşmesi
Bir kadının yatağına uzanan kül bağlamış bir gövde.

Saçına rüzgar, sesine ışık düşürememek kimsenin.
Parmaklarını sözüne pınar edememek
Uzaklarda bir adamın üşümesi bir kadın dağlara daldıkça.
Işıklı vitrinlere bakmadan geçmek çarşılardan
Çiçekçilerden uzağa düşmesi insanın yolunun.
Evlerle sokaklar arasında bir ayrım kalmaması
Ayrılık yağmurdan vazgeçiş, sudan üşüme
Yalnızca gölge vermesi ağaçların
İyiliğin küfre dönmesi ayrılık.
Güneşin bir ceza gibi doğması dünyaya
Başını alıp gitmek gibi bir geri dönüş
İki adımından birisi insanın, sevincin kundakçısı,
Hüznün arması, süren korkusu inceliğin.

 

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

Erkin Koray – Arap Saçı

Erkin Koray – Arap Saçı

Fondip!

Evet, bugün ilk yardım günüm. Semih’le Canan ayrılmışlar… Semih’le buluşulacak, erkek erkeğe ağlaşılacak. Semih’in ölçülü içip kendisini dağıtmamasına dikkat edilerek “Hoş çocuksun lan Semih, sana kız mı yok hocam” muhabbeti konulacak. Duruma göre mevzu ‘Fenerbahçe, Kürt realitesi, Sosyal devlet, ABS fren sisteminin nimetleri, Ucuza elden düşme araba, Çok içince karaciğere ne oluyo’ gibi geyiklere kaydırılacak. Semih biraz kendini ve Canan’ı unutacak. Ertesi gün için ‘Başka karı’ planları kurulacak. Eğer Semih fazla kaçırırsa, gecenin ilerleyen saatlerinde ‘bir çılgınlık yapmaması için’ yalnız bırakılmayacak, boş yatak ve bir kusma leğeni tedarik edilecek. Bildiğimiz şeyler yani. Üstelik ben bu konuda birçok arkadaşını topluma kazandırmış tecrübeli heriflerden biriyimdir…salyangoz

Semih “fondip” dedi. Bakın burası çok önemli; ilk fondipe katılabilirsiniz. Çünkü kendisini yalnız hissetmemeli. Ama sonraki fondiplere asla… Bardaklar fondiplenip gövdeye iner inmez, terk edilen mağdur üzerinde derhal çalışmaya başlayıp hızla geyiğe girişmelisiniz.

Rakı kadehini kaldırdığımız gibi yuttuk. Sonra ben yüzümü ekşiterek ağzıma bi domates atıp, “Bak oğlum Semih, boşa gözünde büyütüyosun. İlk ayrılan siz misiniz lan… Bak sağlıklı, yüzüne bakılır bi çocuksun. Dünyada bi tek Canan mı var yani?” dedim. Semih gülmeye başladı. Gülmesi iyi bişey tabi. Neydi o ilk geldiğindeki surat. Ölü balık gibi bakıyordu insana… Şimdi gülmekten yere düşecek herif. Birazdan gülmekle ağlamak arası bi sesle “Ceketinin kolu cacığa giriyo lan” dedi… Hakkaten… Ani bir hareketle öbür kolumu da cacığa daldırıp; “Olsun lan, öbürü de girsin anasını satıyım” dedim, “Yeter ki sen gül”… Gülsün tabi. Hayatta Semih gibi kaç tane insan kaldı ki. Sağlam çocuktur, öyle olur olmaz ekmez insanı, başın sıkıştı mı yardım eder. Ayağa fırladım; “Gel ulan, sana sevgi gösterisinde bulunucam” Elimi bikaç kez omzuna vurdum. “Yalnız değilsin lan, biz de ayrıldık ya… Gel kırık kalpler kulübü kuralım” dedim. “Fondip” dedi. Demese iyiydi…

Gözüne bişey kaçmış ayağıyla ‘Erkekler ağlamaz’ tribine limon sıkıyor. Ben de ‘ona bakmıyor’ pozisyonunda masadaki muma kürdan saplıyorum… “Semih abarttın ama haa” dedim. “Abi çok arabesk oluyosun lan salya sümük… Silkelen oğlum, kendine gel.” Derin bi iç çekip, “Siktir lan” dedi… Makineli tüfek gibi “Senin Mine gittiği zaman böyle demiyodun ama… Kolay mı, hani birlikte ev yapıyorduk? Hani sizin Bo Derek/İzzet Altınmeşe kırması çocuğunuz olacaktı? Ağlaşa ağlaşa bindirdin karıyı uçağa, gazladı gitti” deyiverdi. Aferin sana Semih… İyi… İyi bok yedin… Gözümün önünden bir çift mavi göz geçti, sarı saçlar ördüm, balkonda sardunyalara su verdim, sınıfta kaldım, dayak yedim, bir sürü resme baktım… Sonra… Sonra Semih mi ‘Fondip’ dedi yoksa ben mi dedim?.. Bir durup bir döndü her şey. Bir ara taksimetrede 650.000 yazıyordu… Ağzıma gazozdan şelaleler aktı, anneannemi gördüm, ayva kompostosu yapıyordu… Bazen kırmızı leğen… Ağlıyor muyum, yüzümü mü yıkadım, çok mu şey kaçtı gözüme?..

Uyanırken zıplamışım… Semih “Leğeni kapıyım mı hocam?” diye sordu… Canan içerde bana sade kahve yapıyormuş. Daha gazoz ister miymişim, ya da soda?.. Dün ben çok kötü olunca Canan’a telefon açıp yardım istemiş. Böylelikle barışmışlar. Canan da pişmanmış zaten. Beni var ya beni, o kadar çok seviyorlarmış ki… Eh yani… Semih’e “Adi inek” demek istedim, ağzımı açacak gücüm yoktu… Gözümün önüne bir çift mavi göz örttüm, sızdım…

Atilla Atalay

* Hatırlıyor musun..
ilk günlerdi daha. Hani senin canının çooook yandığı günler. Çılgınlar gibi konuşuyordun ve hep O’ndan bahsediyordun tüm konuşmalarınızı baştan baştan baştan alarak. “İyiyim ben, iyiyim” diyordun sürekli yalanına inanmak istercesine.. Elinde sürekli bi şarap şişesi, “Ben geldiiim” diye çalıyordun kapıyı. Sana “Geçecek…” demek yerine bu minik öyküyü okumuştum…
Neyse ki geçti gerçekten. Hatta şimdi çok da güzel geliyor sesin manzaraya karşı yemek yaparken mutfakta. Ve ben senin için çok mutluyum 🙂

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Zuhal Olcay – Ayrılık da sevdaya dahil

Zuhal Olcay’ın 2004 tarihli 9 Eylül Üniversitesi Senfoni Orkestrası eşliğinde verdiği konserden “Ayrılık da Sevdaya Dahil…”

Ayrılık sevdaya dahil

açılmış sarmaşık gülleri
kokularıyla baygın
en görkemli saatinde yıldız alacasının
gizli bir yılan gibi yuvalanmış
içimde keder
uzak bir telefonda ağlayan
yağmurlu genç kadın

rüzgâr
uzak karanlıklara sürmüş yıldızları
mor kıvılcımlar geçiyor
dağınık yalnızlığımdan
onu çok arıyorum onu çok arıyorum
heryerinde vücudumun
ağır yanık sızıları
bir yerlere yıldırım düşüyorum
ayrılığımızı hissettiğim an
demirler eriyor hırsımdan

ay ışığına batmış
karabiber ağaçları
gümüş tozu
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
yaseminler unutulmuş
tedirgin gülümser
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte
herşey onunla ilgili

telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
gittikçe genişleyen
yakılmış ot kokusu
yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
yansımalar tutmuş bütün sâhili
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili

yalnızlık
hızla alçalan bulutlar
karanlık bir ağırlık
hava ağır toprak ağır yaprak ağır
su tozları yağıyor üstümüze
özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır
eflatuna çalar puslu lacivert
bir sis kuşattı ormanı
karanlık çöktü denize
yalnızlık
çakmak taşı gibi sert
elmas gibi keskin
ne yanına dönsen bir yerin kesilir
fena kan kaybedersin
kapını bir çalan olmadı mı hele
elini bir tutan
bilekleri bembeyaz kuğu boynu
parmakları uzun ve ince
sımsıcak bakışları suç ortağı
kaçamak gülüşleri gizlice
yalnızların en büyük sorunu
tek başına özgürlük ne işe yarayacak
bir türlü çözemedikleri bu
ölü bir gezegenin
soğuk tenhalığına
benzemesin diye
özgürlük mutlaka paylaşılacak
suç ortağı bir sevgiliyle

sanmıştık ki ikimiz
yeryüzünde ancak
birbirimiz için varız
ikimiz sanmıştık ki
tek kişilik bir yalnızlığa bile
rahatça sığarız
hiç yanılmamışız
her an düşüp düşüp
kristal bir bardak gibi
tuz parça kırılsak da
hâlâ içimizde o yanardağ ağzı
hâlâ kıpkızıl gülümseyen
-sanki ateşten bir tebessüm-
zehir zemberek şkımız

Atilla İlhan

— diardi

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Aşkın Nur Yengi – Bir Zaman Hatası

Ayrılık

Tam göğsünüzün ortasında bir yeriniz acıyacak…

Evinizin sizi içine sığdıramayacak kadar dar olduğunu fark edeceksiniz…

Sokağa fırlayacaksınız…

Sokaklar da dar gelecek…

Tıpkı vücudunuzun yüreğinize dar geldiği gibi…

Ne denizin mavisi açacak içinizi, ne pırıl pırıl gökyüzü…

Kendinizi taşıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar küçüleceksiniz…

Birileri size bir şeyler anlatacak durmadan…

‘‘Önemli olan sağlık.”

‘‘Yaşamak güzel.”

‘‘Boşver, her şey unutulur.”

Siz hiçbirini duymayacaksınız…

Gözyaşlarınızdan etrafı göremez hale geleceksiniz.

O’ndan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında ölmek isteyecek kadar çok seveceksiniz…

Hep ondan bahsetmek isteyeceksiniz…

‘‘Ölüme çare bulundu” ya da ‘‘Yarın kıyamet kopacakmış” deseler başınızı kaldırıp ‘‘Ne dedin?” diye sormayacaksınız…

Yalnız kalmak isteyeceksiniz…

Hem de kalabalıkların arasında kaybolmak…

İkisi de yetmeyecek.

Geçmişi düşüneceksiniz… Neredeyse dakika dakika… Ama kötüleri atlayarak…

Onunla geçtiğiniz yerlerden geçmek isteyeceksiniz… Gittiğiniz yerlere gitmek…

Bu size hiç iyi gelmeyecek… Ama bile bile yapacaksınız.

Biri size içinizdeki acıyı söküp atabileceğini söylese, kaçacaksınız… Aslında kurtulmak istediğiniz halde, o acıyı yaşamak için direneceksiniz.

Hayatınızın geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksiniz…

Aksini iddia edenlerden nefret edeceksiniz…

Herkesi ona benzetip…

Kimseyi onun yerine koyamayacaksınız…

Hiçbir şey oyalamayacak sizi…

İlaçlara sığınacaksınız… Birkaç saat kafanızı bulandıran ama asla onu unutturmayan… Sadece bir müddet buzlu camın arkasından seyrettiren…

Bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek… Boğazınız düğümlenecek, dinleyemeyeceksiniz…

Uyumak zor, uyanmak kolay olacak…

Sabahı iple çekeceksiniz… Bazen de ‘‘Hiç güneş doğmasa” diyeceksiniz.

Ne geceler rahatlatacak sizi ne gündüzler…

Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksiniz…

Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önünüze çıkana sarılmak isteyeceksiniz… Nafile… Düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek…

Rüyalar göreceksiniz, gerçek olmasını istediğiniz… Her sıçrayarak uyandığınızda onun adını söylediğinizi fark edeceksiniz…

Telefonun çalmasını bekleyeceksiniz… Aramayacağını bile bile… Her çaldığında yüreğiniz ağzınıza gelecek… Ağlamaklı konuşacaksınız arayanlarla…

Yüreğiniz burkulacak…

Canınız yanacak…

Bir daha sevmemeye yemin edeceksiniz.

Hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinizden…

Onun sesini bir kez daha duymak için yanıp tutuşacaksınız… Defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğiniz için kendinizden nefret edeceksiniz…

Yaşadığınız şehri terk etmek isteyeceksiniz… Onunla hiçbir anınızın olmadığı bir yerlere gidip yerleşmek…

Ama bir umut… Onunla bir gün bir yerde karşılaşma umudu… Bu umut sizi gitmekten alıkoyacak…

Gel gitler içinde yaşayacaksınız…

Buna yaşamak denirse…

Pakize Suda –  Ayrılık

 

— diardi

 
1 Yorum

Yazan: 26/01/2012 in Muzik, Türkçe Pop

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: