RSS

Etiket arşivi: Akustikhane

Aklımı tutamadım kafatasımda uçtu uçtu!

Dünyanın en zor şeylerinden biri bence köşe yazarlığı. Bloggerlık o yüzden mis.. Hani sürekli sayfam tıklansın, mecralardan mecralara akayım derdin yoksa, yazmışsın, yazmamışsın pek de fark etmiyor. En azından yazmadığın için kimse seni işten kovmuyor. Ha okumayı sevenler bekler.. ama onlar da bilir ki, zorlama yazmaya kalksan kekremsi olur tadı. Yazma daha iyi!snoopy

Atilla Atalay, hangi kitabında hatırlamıyorum ama Şakacı yazısında duruma fena derecede noktayı koymuştu:

“Bazen konuşamaz, diyemez oluyorum… Kalemi sıkıyorum, elime yapışıyor… Tüm dünya üstüme geliyor… Kalemleri gökyüzüne fırlatıp duvarlara tükürüyorum… “Beklerler” deyip “o gülünçlü yazılardan” yazarken, elimdeki kalemi kocaman bir direk gibi hissediyorum… Ben o koca direkle, kan ter içinde, bir o tarafa bir bu tarafa savrula savrula debelenirken, birileri şaka yapıyorum sanıp gülüyor… Anlatamıyorum.” 

Bugün de twitter’da pek çok kişi gibi benim de paylaştığım Sercan Sarıkaya’nın Journo’da yazdığı “8 adımda Ahmet Hakan gibi yazı yazma kılavuzu”nu okuyunca önce kahkahayla güldüm, sonra Mikro’yu hatırladım. Hatırladım da, en zoru bu yazıya şarkı uydurmak oldu. Bunun da kılavuzu var mıdır acaba?

Diardi

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

Edebiyat, Gezi, popüler kültür ve diğerleri…

Suç ve Ceza’yı okurken kriz geçirmiştim. Elbette bir dünya klasiği yaratan Dostoyevski’nin bir suçu yoktu ancak benim zamanlamam baya bir yanlıştı. Sen tek tuşla her sabah bilmem kaç yüz kişiye mail at, sonra vicdan azabını kağıda dökebilmek için yataklara düşen Raskolnikov’u anlamaya çalış. Gerçekten her şey zamanında yapılmalı. Dünya klasikleri de mümkünse belli bir yaşa kadar okunmalı, bitirilmeli, fikir edinilmeli, çok isteniyorsa detaylı ikinci okumaları ileri yaşlarda yapılmalı. Hele hele yeni çevirilerini dönüp dönüp okuyabilen insanlara ayrıca bir hayranlık besliyorum. 
 
Okumak istediğim kitaplara asla yetişemeyeceğim hele böyle her gün yenileri eklenirken. Artık öyle bir “maruz kalma” hali yaşıyoruz ki, sadece kitaplar ya da gazeteler değil okumak istediklerim, internet ve sosyal medyadan da yüzlerce sayfa yağıyor her an ekranıma. Sadece günceli takip etmek bile 7/24 çaba gerektiriyor. Okuyucu olmanın yetmediği, bir figür olarak sosyal medya içinde yer almaya çalışmak ise ayrı bir sorun. İnsanların garip endişeleri türedi. Sosyal medyada bir şey paylaşmak da dert. Bir yanda Ali İsmail’in annesi, elinde yavrucağının fotoğrafı ile onu döve döve bu dünyadan alanlara seslenirken, “doğru yazılışını asla ezberleyemeyeceğiniz 20 kelime” paylaşımları ile 30 saniye de olsa gülmeye eriniyor insan. Çoğu zaman gizli gizli attığı kahkahalar bile boğazına düğümleniyor. 
 
Bir başka açıdansa, her şeyin birbirine girmesi edebiyatımızı da kötü etkiledi. Kötü etkiledi diyorum çünkü bugün yazılan ve piyasaya sürülen kitapların pek çoğunda artık gözle görülür derecede popülerlik kaygıları söz konusu. Bu konuda Ahmet Ümit, ne yazık ki attığım tweetleri yaptığı retweet’ler arasına alınmaya layık görmese de, son romanı ile beni fena derecede hayal kırıklığına uğratanların başında geliyor. Biliyorum, telif konusu öyle beter bir noktadaki, insanların telif gelirleri ile hayatlarını sürdürecek parayı kazanmaları ve yeni şeyler üretmeleri mümkün değil. Öte yandan da satış rakamlarını artıracağım diye roman daha piyasaya sürülmeden her televizyon kanalına konuk olmak, anlata anlata romanda merak edilecek bir küçük paragraf dahi bırakmamak da bana biraz garip geliyor. Ki sen bir polisiye yazarısın… Ama bence daha acısı, artık romanların sadece pazarlanmasının değil yazılışının da popüler kaygılar taşıyor olması. Zeka oyunlarından, betimleme meziyetinden uzak ama bir yerinde mutlaka Gezi’ye, polis şiddetine, kadın şiddetine, rant gelirlerine dokundurarak belli bir kesimin takdirini kazanmaya çalışmak, biliyorum hoşlanmayacağınız bir kelime olacak ama, edebiyatı “ucuzlaştırıyor”. 
 
donusBu sorunla karşılaştığım son roman da Ayşe Kulin’in Dönüş’ü oldu. Akıcı dili, detaylandırmalarındaki inceliklerle her zaman okumaktan zevk aldığım Kulin de Dönüş’te Ahmet Ümit’le aynı kaygıya düşmüş. Eşcinselliği işlemesi konusunda son günlerde basında yer alan Melik Gökçek’li tartışmalarından bahsetmiyorum. Bu kez Çamlıca’ya yapılması için proje yarışması açılan cami malzeme olmuş. Belki, nefret ettiğim bir tanımlama ile, “sanatçı duyarlılığını” romanına yansıtmak istemiş Kulin ama “Sultanahmet’in kopyasına birincilik veren jüriyi eleştiren bir yazı yazdığı için politik kaygılarla işten çıkarılan ve hayatını Ege’nin huzurlu kıyılarında sürdürmeye karar veren bir mimar” bana yine biraz zorlama geldi. İşin kötü yanı, tweeter’da saniyede binlerce tweet ekranınızda nehirler gibi akarken, her saniye Youtube’a 60 dakikalık videolar yüklenirken, 4,5 milyar yaşındaki dünyanın tüm bilgisinin yüzde 90’ı son iki yılda üretilmişken… bu duyarlılığı, bu kaygıları dile getirmek ve daha hatırlanabilir kılmak için başka bir şeyler yapmak gerekiyor gibi geliyor bana. Düşünsenize, artık elinden akıllı telefonunu düşürmeyen, tabletsiz nefes alamayan ancak kitap ile “gözükmekten” utanan gençler var hayatımızda. Gençlerin ve potansiyel yeni okuyucuların ilgisini çekebilmek için kalemine yeni kavramlar eklemek elbette gerekli ama sanırım bunu yaparken temel çıkış noktasının kaçırılmaması şart.
 
Diardi
 
Yorum yapın

Yazan: 05/02/2014 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Diş macununu ortadan sıksam fırında yaratıklar yaratsam??

Selçuk Erdem

Selçuk Erdem

“Benimle Oynar mısın”ı hatırlar mısın?
Hah işte bu da onun bir nevi “Y” kuşağı hali?

Çok şeker değil mi? Öyle..
Silverland
 
Yorum yapın

Yazan: 30/07/2013 in Muzik

 

Etiketler: , , , , , ,

Metropolis – Gel Gör Beni ve Melis Danişmend akustik cover

“Yıllar insana farklı anları, farklı insanları, farklı şarkıları hatırlatır. Ya da tersten düşünürsek, farklı şarkılar, insana farklı anları, yılları, insanları hatırlatır. (Aman ne yaratıcı tespitler!) 
 
2003 senesi denilince, aklıma çömez bir stajyer avukat geliyor. Şu an dünyanın dört bir ucuna dağılmış ev arkadaşları ile paylaştığı Şirinyer’deki evinden her sabah 70 numaralı otobüsle Alsancak’a işe giden, öğrenciliği boyunca kalkmadığı kadar erken saatte kalkmaya başladığı için her sabah otobüs camına kafasını dayayıp uyuyan, bu esnada kulağında walkman’inden dönen müzikle ayak üstü rüyalar gören, gelecek kaygıları tavan yapmış tıfıl bir denyo! (İşte benim Bruno Müren!)
 
İşte o yılıma fon müziği olmuş bir albüm vardı; Metropolis’in bence bir efsane olan ilk albümü “Makine”. 10. yılını dolduran bu albüm, bence son on yılda bu topraklardan çıkan en sağlam işlerden biri. Hala her şarkısını 70 numaralı otobüsün güzergahı kadar net hatırladığım bu albümde bir şarkı vardır ki, walkman’imde kaç pil yemiştir bilemem: 
  
Şarkının orjinal bir video klibi yok, o nedenle film sahnelerinden kolajlanarak yapılmış şu videodan dinleyebilir, arada Nuri Bilge’den Demirkubuz’a, Kim Ki Duk’a kadar birçok yönetmenin filminden sahneler izleyebilirsiniz.

melis danismend
Çok sevdiğim şarkıların cover’lanmasını pek sevmem. Genelde kötü sonuç doğurur çünkü. Melis Danişmend’i çok sevsem de ve cover yorumlarının meftunu olsam da, bu şarkıyı konserlerde akustik tonda söylediğini duyunca “Eyvah” demiştim. Ama bir Bios gecesinde canlı olarak tanıklık ettiğim üzere o hali de pek şukela olmuş. Ahanda Melis Danişmend akustik versiyonu da burada;

“GEL GÖR BENİ”
 
“gel gör beni
bu aşk neyledi
yine dönmedim
bak ölmedimsen bıçak sırtı
kemiklerime dayalı
ben biley taşı
satılmış bir ruh sanadar bu yol, gidilmiyor
bastığım yer bir var bir yok
gel de gör, zehir bu yol
kaç milattır anlayan yok
tepemde cellat zaman
elim kolum bağlı
koparsa kopsun başım
zaten yerde aklım

ben bir seferi adam
sen o vazgeçilmez kadın
bak şimdi her şey talan
ömür yalan dolan

gel gör beni
bu aşk neyledi
gel gör beni
aşkın zehir gibi”

İşte böyle panpalar. Bazen bu on yıl nasıl geçti, ben o arada ne yapıyordum diyesim geliyor ama muhabbeti iyice “Evkaf’tan emekli Hakkı Amca ile kahvehane günlüğü” kıvamına bağlamamak adına uzatmıyorum!
 
Son söz : 2003…vay be! (Bak hala!)
 
Bruno F.
 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yeni Türkü – Deliler (Akustik)

Pazar pazar bu kadar da deli muhabbeti nerden çıktı? İlk önce 2 gündür yüklemeye çalıştığım oyunun giriş yazısında karşıma çıkan bir kelimeydi Asylum.. Akıl Hastanesi miydi öyle hatırlıyorum ya filan derken sözlüğe bakarak pekiştirdim. Ardından hadi biraz müzik dinleyim dedim orada akustikhan’nin Vimeo kanalında denk geldi. Bembeyaz saçlarıyla Derya Köroğlu ekrandan gözümünün içine bakıyordu ve şarkısı tabiki Deliler..

Tüm delilere gelsin 😉

— Emin

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: